Rahmetin iki kapısı
Mustafa ÖZLÜ 02.04.2026 17:18:24
Bir toplumu ayakta tutan iki şey vardır; Peygamber’in izini yaşatmak ve istiğfarı diri tutmak. Rahmet, bu iki kapıdan girer. Bu iki kapı açık olduğu sürece toplumlar ayakta kalır; kapandığında ise çözülme başlar. Enfâl Suresi 32. ayet bize ibretlik bir sahne sunar. İnsanlar öyle bir noktaya gelmiştir ki şöyle derler: “Eğer bu haksa, üzerimize azap yağdır!”
Bu söz, hakikati arayan bir kalbin değil; hakikatten kaçan, hatta azabı bile göze alan bir inkârın ifadesidir. İşte tam bu noktada ilâhî cevap yine Enfal süresi 33. ayetten gelir: “Sen onların içindeyken Allah onlara azap edecek değildir… Ve onlar istiğfar ederken de Allah onlara azap edecek değildir.”
Bu ayet, değişmeyen bir ilâhî yasayı ortaya koyar: Bir toplumu koruyan iki büyük emniyet vardır. Birincisi; Hz. Peygamber’in o toplumdaki varlığı. İkincisi O toplumun istiğfar hâli. Bugün Hz. Peygamber aramızda bedenen yok. Ama asıl soru şudur: Onun sünneti aramızda yaşıyor mu? Eğer yaşıyorsa; o sadece tarihte kalmış bir peygamber değil, bugün de hayatın içinde yön veren bir rehberdir. Ama eğer sünnet hayatın dışına itilmişse, o zaman mesele yokluk değil; bizim uzaklaşmamızdır.
Eğer bir toplumda doğruluk, onun dilinden iz taşıyorsa, merhamet, onun kalbini hatırlatıyorsa, edep, onun terbiyesini yansıtıyorsa… Orada Peygamber yaşıyor demektir. Bu, rahmetin hâlâ o toplumun üzerinde olduğunun işaretidir. İstiğfar ise ikinci kapıdır. İnsan hata eder; bu onun fıtratıdır. Ama asıl mesele, hatada ısrar değil, dönüş kapısını açık tutmaktır.
Bir toplumda hâlâ günah karşısında pişmanlık varsa, dil istiğfarla meşgulse, kalp Allah’a dönme arzusunu kaybetmemişse O toplum henüz terk edilmemiştir. Fakat tehlike şurada başlar: Ne zaman ki bu iki kapı kapanır, sünnet hayatın dışına itilir, Peygamber’in ölçüsü gündemden düşer, İstiğfar unutulur, günah normalleşir işte o zaman insan sadece korunmasız kalmaz; aynı zamanda kendi eliyle azabı davet eden bir hâle düşer. Çünkü ayetin ilk kısmında anlatılan o noktaya gelinir: Artık insan hakikati beklemez; azabı ister. Ve bugün bu hakikatin somut bir yansımasını yaşıyoruz.
Madde bağımlılığı, dijital bağımlılık ve yalnızlaşma… Bunlar sadece birer sosyal problem değildir. Aynı zamanda ebeveynlerin ve bir neslin bizzat yaşadığı bir azap hâline dönüşmüştür. Artık gökten inecek başka bir azabı beklemeye gerek yoktur; toplumun en büyük azabı, bugün bu manzarada karşımızdadır. Çünkü mesele sadece ahlâkî bir zayıflık değil; doğrudan bir neslin sağlığını, güvenliğini ve geleceğini tehdit eden ağır bir yıkımdır. Bağımlılıkların içine sürüklenen genç; ailesine yük olan, topluma katkı sunamayan ve zamanla kendi insanî değerlerinden uzaklaşan bir noktaya gelebilmektedir. Bu hem aileler hem de toplum için yaşanan en ağır gerçeklerden biridir.
İşte tam bu noktada yapılması gereken bellidir: Bu azabı kaldırmanın yolu, yeniden Hz. Peygamber’in sünnetine sarılmak ve istiğfarı diriltmektir. Gençleri onunla tanıştırmak, hayatını öğretmek ve onu yaşanır hâle getirmek. Anne-babaya saygıyı, sorumluluk bilincini ve topluma faydalı olma şuurunu yeniden inşa etmek. Bu artık bireysel değil, toplumsal bir seferberliktir. Aileler, eğitimciler ve toplum aynı istikamette buluşursa; bu karanlık tablo değişir.
Çünkü unutulmamalıdır, sünnet yaşarsa Peygamber aramızdadır. Peygamber aramızdaysa rahmet bizimledir. Ama bu iki kapı kapanırsa azap uzak değildir.
Yazarın Diğer Yazıları
02.04.2026 16:02
Rahmetin iki kapısı
26.03.2026 13:15
Hz. Dâvûd’un zırhında saklı hikmet
18.03.2026 11:59
Kardeşlik tarafsızlığı kabul etmez
12.03.2026 11:52
Kudüs’ten kalan ders: Kâbe’yi yalnız bırakmayın
04.03.2026 11:17
Oruç kefareti: Ceza değil, lütuftur
Günün Yazıları
02.04.2026 16:02Mustafa ÖZLÜ
Rahmetin iki kapısı
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 26.03.2026 13:15 Güncelleme: 26.03.2026 13:16
Hz. Dâvûd’un zırhında saklı hikmet

Tarih boyunca milletlerin kaderini belirleyen iki temel güç vardır: savunma ve üretim. Kendini koruyabilen ve ihtiyaçlarını kendi emeğiyle üretebilen toplumlar güçlü kalmış; savunmasını ihmal eden ve üretmek yerine başkalarına bağımlı olan toplumlar ise zamanla zayıflamıştır. Kur’ân, bu gerçeği asırlar önce Hz. Dâvûd kıssası üzerinden dikkat çekici bir şekilde öğretir.
“Ona sizin için zırh yapmayı öğrettik ki savaş darbelerinden sizi korusun. Artık şükredecek misiniz?” (Enbiyâ, 21/80)
“Ona şöyle buyurduk: ‘Geniş zırhlar imal et, örgüsünü ölçülü yap. Siz de dünya ve âhirete faydalı işler yapın; şüphesiz ben yaptıklarınızı görmekteyim.’” (Sebe, 34/11)
Bu ayetlerde Hz. Dâvûd’a verilen nimet sıradan bir sanat değildir. Allah ona demiri işleme kabiliyeti vermiş ve insanları koruyacak zırhlar yapmasını emretmiştir. Burada dikkat çeken nokta şudur: Kur’ân saldırıyı değil savunmayı ön plana çıkarır. Zırh bir saldırı silahı değildir; darbeleri durduran bir koruma aracıdır. Bu, insan hayatının ne kadar değerli olduğunu gösteren önemli bir mesajdır. Savunma hayatı korur; saldırı ise çoğu zaman yıkım ve felaket getirir.
Ayetin devamındaki “dünya ve âhirete faydalı işler yapın” buyruğu konunun daha geniş bir anlam taşıdığını gösterir. Yani savunma ve üretim sadece dünyevî bir mesele değildir. İnsanları koruyan, topluma fayda sağlayan işler aynı zamanda ahiret değeri taşıyan amellerdir. Bir toplum güvenliğini sağlayabiliyor, insan hayatını koruyabiliyor ve faydalı üretimler yapabiliyorsa bu büyük bir nimettir. Bu nedenle savunma yalnızca stratejik bir mesele değil; aynı zamanda bir sorumluluk ve şükür vesilesidir.
Hz. Dâvûd’un hayatında dikkat çeken bir başka önemli ders ise emeğin onurudur. O bir peygamber ve hükümdar olmasına rağmen geçimini kendi emeğiyle sağlamıştır. Demiri işlemiş, zırh üretmiş ve kazancını el emeğinden elde etmiştir. Peygamber Efendimiz de bu durumu överek şöyle buyurur: “İnsanın yediğinin en hayırlısı kendi kazandığıdır. Allah’ın peygamberi Dâvûd da kendi el emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû‘, 15)
Bu mesaj bugün için de son derece önemlidir. Bir toplum savunmasını başkasına bırakırsa bağımlı hâle gelir. Üretimini dışarıdan temin etmeye başladığında ise gücünü kaybeder. Çünkü savunma ve üretim bir milletin bağımsızlığının temelidir.
Günümüzde halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan birçok ülke ise bu ilahî ölçünün aksine üretim gücünü zayıflatmış ve pek çok alanda dışa bağımlı hâle gelmiştir. Oysa Kur’ân’ın Hz. Dâvûd’a hitaben söylediği “Geniş zırhlar imal et” buyruğu yalnızca o döneme ait bir olay değildir; Müslüman toplumlara verilen kalıcı bir ilkedir. Bu nedenle Müslüman toplumlar üretimlerini geliştirmek, savunmalarını kendi imkânlarıyla kurmak ve başkalarına bağımlı olmamak zorundadır. Çünkü gerçek bağımsızlık, başkasına muhtaç olmadan üretebilen toplumların elinde olur.
Tarih de bunu açıkça göstermiştir. Üreten ve savunmasını kendi imkânlarıyla kuran toplumlar uzun süre güçlü kalmıştır. Buna karşılık üretim gücünü kaybeden ve dışa bağımlı hâle gelen toplumlar zamanla zayıflamış ve etkilerini yitirmiştir. Çünkü üretim zayıfladığında ekonomi zayıflar; ekonomi zayıfladığında ise bağımsızlık sarsılır.
Sonuç olarak Kur’ân’ın verdiği mesaj son derece açıktır: Savunma insanı ve toplumu korur; üretim ise bağımsızlığı ayakta tutar. Saldırganlık geçici başarılar getirebilir; fakat kalıcı güç, kendini koruyabilen ve ihtiyaçlarını kendi emeğiyle üretebilen toplumların elinde olur.
Bu yüzden güçlü toplumların yolu bellidir: savunmasını kurmak, üretimini yapmak ve emeğin değerini korumak.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 18.03.2026 11:59 Güncelleme: 18.03.2026 12:00
Kardeşlik tarafsızlığı kabul etmez

Kur’ân’da yer alan Rum Suresi’nin ilk ayetleri, yalnızca tarihî bir olaydan bahsetmez; aynı zamanda Müslümanlara taraf olma ahlâkını da öğretir. O dönemde dünyanın iki büyük gücü karşı karşıyaydı: Bizans (Rumlar) ve Sasani (İran). İranlılar Rumları ağır bir yenilgiye uğratmış, Mekke’deki müşrikler de putperest olan İran’ın zaferine sevinmişti. Çünkü İranlılarla inanç bakımından kendilerini daha yakın görüyorlardı. Müslümanların bakışı ise farklıydı. Rumlar Hristiyan olmakla birlikte ehl-i kitaptı geleneğine sahip bir topluluktu. Bu yüzden Müslümanların gönlü Rumlardan yanaydı. Kur’ân da bu süreçte çok çarpıcı bir haber verdi: Rumlar yenilmişti ama birkaç yıl içinde yeniden galip geleceklerdi. Nitekim yıllar sonra bu haber gerçekleşti ve müminler sevindi.
Bu olayın dikkat çeken yönlerinden biri de Hz. Ebû Bekir, Übey b. Halef arasında geçen iddia hadisesidir. Rumların birkaç yıl içinde galip geleceğine dair Kur’ân’ın verdiği habere güvenen Hz. Ebû Bekir, müşriklerden Übey b. Halef ile bu konuda iddiaya girmişti. Durum Hz. Peygambere ulaştığında ise süreyi biraz daha uzatmasını söylemişti. Bu hadise, Müslümanların Kur’ân’ın verdiği habere olan güvenini ve aynı zamanda ehl-i kitapla olan inanç yakınlığını ortaya koyuyordu. Müslümanlar ehl-i kitap olan Rumların yanında yer alırken, Mekke müşrikleri ise mecûsî olan İranlıların yanında duruyordu. Böylece inanç yakınlığına göre tarafların nasıl şekillendiği açıkça ortaya çıkmış oluyordu.
Buradaki mesaj oldukça derindir. Müslüman, dünyaya sadece mezhep veya siyasi hesaplarla bakmaz. İnanç ve hakikat açısından kime daha yakınsa onun yanında durmayı bilir. Rumlar Müslüman değildi; fakat putperest de değillerdi. Bu yüzden Müslümanlar onların galibiyetine sevinmişti. Bu durumu anlamak için basit bir örnek düşünelim. Bir evde iki kardeş olsun. Bu kardeşler bazı konularda anlaşamayabilir, aralarında kırgınlıklar olabilir. Fakat günün birinde dışarıdan biri gelip kardeşlerden biriyle kavga ederse, diğerinin “Benim zaten onunla bazı sorunlarım var” diyerek kenara çekilmesi doğru olur mu? Elbette olmaz. Çünkü böyle bir durumda sessiz kalmak aslında tarafsızlık değildir. Kardeşine destek vermemek, fiilen karşı tarafın işini kolaylaştırmak demektir. İnsan kendi kardeşinin yanında durmuyorsa, farkında olmasa bile düşmanın yanında yer almış olur. Kardeşlik önce zor zamanda yanında durmayı gerektirir; evin içindeki meseleler ise sonra konuşulur ve çözülür.
Kur’ân müminler arasındaki bağı açık bir şekilde ortaya koyar: “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât 49:10)
Aynı şekilde Kur’ân’da kardeşliğin ölçüsü de belirlenmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Eğer tevbe eder, namazı dosdoğru kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.” (Tövbe:9:11)
Bu ayet bize çok önemli bir ölçü verir. Bir insan iman etmiş, namazını kılıyor ve zekâtını veriyorsa artık o bizim din kardeşimizdir. Onun mezhebi, bakışı, bazı hataları veya farklı düşünceleri kardeşlik bağını ortadan kaldırmaz. Çünkü bu tür meselelerin bir kısmı insan ile Allah arasındaki konulardır. Mümin için asıl ölçü, Allah’ın koyduğu bu kardeşlik vasfıdır.
İslam ümmeti de böyledir. Müslümanlar arasında farklı görüşler veya ihtilaflar olabilir; fakat iman bağı onları kardeş yapar. Bir insan öz kardeşine nasıl sahip çıkıyorsa, Müslüman kardeşlerine de aynı şekilde sahip çıkmalıdır.
Bugün ise benzer bir tabloyu yeniden görüyoruz. ABD ve Siyonist İsrail, Müslüman coğrafyasında zulmün en ağır örneklerini sergilemektedir. Dün Irak’ta, Afganistan’da, Mısır’da ve Libya’da yaşananlar ortadadır. Bugün ise Gazze’de, Lübnan’da ve bölgede Müslüman halklar büyük acılar yaşamaktadır. Ne yazık ki bazı Müslümanlar, İran’ın mezhebi farklı olduğu gerekçesiyle yapılan saldırıları görmezden gelebilmektedir. Oysa Kur’ân bize farklı bir ölçü öğretir. Rum Suresi’nde Müslümanlar müşriklere karşı ehl-i kitap olan Rumların yanında durmuştur. Bu da bize gösterir ki mesele mezhep değil, zulme karşı durma ve kardeşlik bilincidir. Müslümanlar tavırlarını Kur’ân’ın ölçüsüne göre yeniden gözden geçirmek zorundadır. Aksi halde bunun vebali büyük olacaktır.
Rum Suresi’nin verdiği mesaj bize şunu hatırlatır: Tarih boyunca müminler yalnızca kendilerini değil, hakikate daha yakın olanları da desteklemiştir. Çünkü Kur’ân’ın öğrettiği ölçü basittir: Tarafgirlik değil, hakikate yakınlık ve kardeşlik sorumluluğu esastır.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 12.03.2026 11:52 Güncelleme: 12.03.2026 11:53
Kudüs’ten kalan ders: Kâbe’yi yalnız bırakmayın

“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Mekke’deki o mübarek ve âlemler için hidayet kaynağı olan evdir.” (Âl-i İmrân, 3:96)
Kur’ân Kâbe’yi sıradan bir mabed olarak değil, insanlık için kurulan ilk merkez olarak tanıtır. Müminlerin yönü oraya döner, kalpler orada birleşir. Kâbe sadece bir şehirde bulunan bir yapı değildir; ümmetin ortak istikameti ve tevhidin sembolüdür. Bu yüzden mukaddeslerin yalnız kalması, aslında kalplerin merkezini kaybetmesi demektir.
Mukaddes mekânlar bir günde kaybedilmez. Önce yalnız bırakılır. Sonra hayatın merkezinden çıkarılır. En sonunda da işgal edilir. Kudüs bunun en acı örneğidir. Kudüs, ümmetin kalbinden düştüğü gün işgal edildi. Kapıları kapandığı için değil; onu sahiplenen bilinç zayıfladığı için. Kudüs için kurulan bazı cümleler zamanla bir savunma değil, bir geri çekilme oldu.
“Bu Arapların meselesi.” “Topraklarını kendileri sattı.” “Bizim yapabileceğimiz bir şey yok.” Bu sözler Kudüs’ü savunmak yerine ondan uzaklaşmanın gerekçesine dönüştü. Mesele ümmetin ortak davası olmaktan çıkarıldı, belli bir milletin meselesi gibi gösterildi. Böylece Kudüs kalplerden yavaş yavaş düştü ve yalnız kalan Kudüs işgal edildi.
Bugün Kudüs’te yaşananlara bakıldığında bu yalnızlığın bedeli daha iyi anlaşılır. Mescid-i Aksa’nın kapılarında nöbet tutan askerler, ibadete gelen insanlara uygulanan kısıtlamalar, evlerinden çıkarılan aileler ve her geçen gün daralan bir hayat…
Kudüs bugün sadece işgal edilmiş bir şehir değil; aynı zamanda ümmetin unutmasının ağır bedelini taşıyan mazlum bir şehirdir. Bugün benzer bir dilin Kâbe etrafında dolaşması bu yüzden ürkütücüdür. Bu defa cümleler biraz farklı kuruluyor: “Suud emperyalizmin yanında.” “Paramız onlara gidecek.” “Oraya gitmeyelim.” Bu söylemler ilk bakışta siyasî bir eleştiri gibi görünse de sonuçta vardığı yer başka bir noktadır: Kâbe’yi ümmetin ortak merkezinden uzaklaştırmak. Oysa Kâbe herhangi bir devletin, hanedanın ya da siyasetin mülkü değildir. Kâbe, bütün Müslümanların kıblesidir.
Kâbe’ye yönelmek bir ülkeye destek vermek değildir. Bu, Allah’ın emrine yönelmektir. Mümin namaza durduğunda hangi yönetimin bulunduğunu düşünerek değil, Rabbine yönelerek kıbleye döner. Kâbe sadece ziyaret edilen bir mabed değildir. Müslümanın yönünü belirleyen yerdir. Namazda döndüğümüz istikamet, kalbin Allah’a yönelişinin sembolüdür. Bu yüzden Kâbe zayıflarsa sadece bir şehir değil, bir ümmet yönünü kaybeder. Çünkü Kâbe; birliğin merkezidir, tevhidin sembolüdür ve ümmet olmanın en güçlü işaretidir.
Kimse bugün Kâbe’yi silahla işgal edemez belki. Ama Kudüs bize çok önemli bir gerçeği öğretti: Mukaddesler önce kalplerde yalnız kalır. Kâbe’yi yalnız bırakmak sadece oraya gitmemek değildir. Onu hayatın merkezinden çıkarmaktır. Kıbleyi bir ibadet yönü olmaktan çıkarıp sıradan bir tartışma konusu hâline getirmektir. Oysa ümmeti ayakta tutan sadece toprak değildir. Ümmeti ayakta tutan ortak yön duygusudur. O yönün adı da Kâbe’dir. Resûlullah bu hakikati şöyle ifade eder: “Bu ev (Kâbe) ayakta olduğu sürece insanlar hayır üzere olmaya devam eder.” (Müslim, Hac, 96)
Kudüs yalnız kaldı, işgal edildi. Çünkü mesele ümmetin ortak meselesi olmaktan çıkarıldı. Bugün aynı hatayı Kâbe konusunda tekrarlamak büyük bir gaflet olur. Çünkü Kâbe yalnız kalırsa, mesele sadece bir şehir meselesi olmaz; ümmet yönünü kaybeder. Bu yüzden mesele hac ve umre meselesi değildir. Bu mesele, kalplerin hangi merkeze bağlı olduğu meselesidir.
Kudüs bize kaybetmenin acısını öğretti. Kâbe ise bize yönümüzü hatırlatıyor. Kâbe’yi yalnız bırakmayalım. Çünkü kıbleyi kaybeden bir ümmet, istikametini de kaybeder.

%20kopya.jpg)
(1).gif)
.jpg)


.jpg)








