Vefa kaybolursa insanlık kaybolur
Mustafa ÖZLÜ 15.04.2026 11:35:58
Vefa, sadece bir nezaket göstergesi değildir. İnsanın geçmişine, kendisine yapılan iyiliğe, verdiği söze ve taşıdığı değerlere sadık kalabilmesidir.
Başka bir ifadeyle vefa; iyiliği unutmamak, hatırı korumak, emaneti gözetmek ve yapılan güzelliğe karşı kalpte bir sadakat taşımaktır. Kur’an’ın diliyle bu, ahde bağlılıktır; ahlâkın diliyle ise insan olmanın şerefidir.
Vefasızlık ise bunun tersidir. İyiliği unutmak, nimeti sıradanlaştırmak, zor zamanda yanında olanı rahat zamanda görmezden gelmektir. Bu yüzden vefa, yalnızca insanlar arası bir erdem değil; insanın Rabbiyle, ailesiyle, dostlarıyla ve kendi vicdanıyla kurduğu ilişkinin de temel ölçüsüdür.
Nitekim Yüce Allah, İbrahim Suresi’nin 7. ayetinde şöyle buyurur: “Rabbiniz şöyle buyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz size nimetimi artırırım; ama nankörlük ederseniz şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” Bu ilâhî ölçü, vefanın sadece güzel bir ahlâk değil, aynı zamanda bir kulluk imtihanı olduğunu gösterir. Şükreden yükselir, kıymet bilen bereket bulur; unutan ve nankörleşen ise huzurunu da ahlâkını da kaybetmeye başlar.
Bu ahlâkın en güzel örneğini Hz. Peygamber’in hayatında görürüz. O, vefayı sadece öğütleyen biri değildi; onu yaşayan, yaşatan ve insanlığa örnek kılan bir Peygamberdi. Çocukluk yıllarında kendisine annelik yapan Hz. Halime’yi yıllar sonra bile unutmaması bunun en güzel örneklerinden biridir. Onu gördüğünde ayağa kalkması ve hürmet göstermesi, vefanın sadece sözle değil tavırla da yaşandığını gösterir.
Huneyn günü karşısına çıkan sütkız kardeşi Şeyma’yı tanıyınca ona sahip çıkması da aynı ahlâkın başka bir yansımasıdır. Daha dikkat çekici olan ise, Müslüman olmadığı hâlde kendisine zor zamanda iyilik yapan insanları da unutmamasıdır. Taif dönüşünde kendisine himaye sağlayan Mut’im bin Adiy’i hep hayırla anmış, Bedir’den sonra onun iyiliğini unutmadığını açıkça göstermiştir. “Eğer Mut‘im hayatta olsaydı ve esirler için benden bir şey isteseydi, hepsini ona verirdim” buyurması, vefanın sınırlarını menfaatin değil, ahlâkın belirlediğini gösterir.
En zor günlerinde yanında olan Hz. Hatice’ye vefası ise vefatından sonra da devam etmiş; onun dostlarına ikramda bulunmuş, hatırasını canlı tutmuştur. Bu örnekler bize gösterir ki vefa, sadece hayattayken değil, yoklukta ve ayrılıkta da devam eden bir sadakattir.
Peki, bugün bizim dünyamızda vefanın yeri nerededir? Ne yazık ki çağımızın en büyük kırılmalarından biri vefasızlıktır. Yapılan iyilikler çabuk unutuluyor, menfaat bitince ilişkiler de bitiyor. Anne babaya karşı sadakat zayıflıyor, dostluklar çıkar hesabına dönüşüyor, kardeşlikler küçük kırgınlıklarla dağılıyor. Bir hata yüzünden yılların emeği siliniyor, bir söz yüzünden nice hatıra yok sayılıyor.
Daha acı olan ise insanın Allah’a karşı vefasının da zayıflamasıdır. Oysa bize hayat veren, rızık veren, bizi sayısız nimetle kuşatan Rabbimizdir. Buna rağmen insan çoğu zaman darlıkta yönelip bollukta unutan bir hâle düşebiliyor. Bugün toplumda yaşanan güven bunalımı, ilişkilerdeki çözülme, merhametin azalması ve ahlâkî yıpranma da biraz bu vefasızlık ikliminin sonucudur.
Çözüm ise bellidir: Yeniden Hz. Peygamber’in ahlâkına dönmek. Çünkü onun hayatı, vefanın ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Onu tanıyan insan, iyiliği unutmamayı, hatır gözetmeyi, zor zamanda yanında olanı rahat zamanda terk etmemeyi öğrenir. Bir kusur yüzünden geçmişteki emeği silmemeyi, bir kırgınlıkla kardeşliği feda etmemeyi de yine ondan öğrenir. Çünkü vefalı insan geçmişi silmez, iyiliği küçümsemez, hatırları yok etmez ve insanları menfaat kadar değil, değer kadar taşır.
Sonuç olarak vefa, müminin ahlâkını ve kalitesini gösteren en önemli ölçülerden biridir. Vefa varsa kardeşlik vardır. Vefa varsa güven vardır. Vefa varsa bereket vardır. Ama vefa yoksa iman ve insan görünürde kalır; insanlık ise kaybolur.

%20kopya.jpg)
(1).gif)
.jpg)

.jpg)








