Ücret ve emanet: İşçi–işveren dengesinde kaybolan ahlâk


 Mustafa ÖZLÜ    01.05.2026 17:57:15  



“Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay hâline!” (Mutaffifîn, 1)

“Onlar insanlardan alırken tam alırlar. Fakat kendileri onlara ölçtüklerinde veya tarttıklarında eksiltirler.” (Mutaffifîn, 2–3)

“Onlar, büyük bir günde diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn, 4)

Kur’ân, bazı ayetlere doğrudan bir uyarıyla başlar: “Vay hâline!” Bu, basit bir ikaz değil; bir karakterin ifşasıdır. Mutaffifîn Suresi, insanın iç dünyasında kırılan ölçüyü açığa çıkarır. İlk ayet, meselenin görünen yüzünü ortaya koyar: ölçüde ve tartıda hile. Ancak bu, sadece pazarda eksik tartmak değildir; meseleyi buraya indirgemek büyük bir eksikliktir. İşini eksik yapmak, sorumluluğunu savsaklamak, emeğini tam ortaya koymadan karşılık beklemek; hakkını alıp işini teslim etmeyenler, işini düzgün yapmayanlar da bu çerçevenin içindedir. İnsan, bulunduğu her alanda “eksiltme” yapabilir. Ayet, işte bu görünmeyen eksiltmeyi ifşa eder.

İkinci ve üçüncü ayetler ise daha derine iner: “Alırken tam, verirken eksik.” Bu, çift standartlı bir karakterdir. Kendi hakkı söz konusu olduğunda titiz, başkasının hakkı söz konusu olduğunda gevşek… Bugün bu tablo fazlasıyla tanıdıktır. Halkın ifadesiyle: alacağına aslan, vereceğine tilki.

Fakat unutulan bir gerçek vardır: Hak iki taraflıdır. Sadece işverenin değil, işçinin de sorumluluğu vardır. İşçi, aldığı ücretin hakkını vermez, emeğini eksiltirse bu da bir haksızlıktır. İşveren, çalışanın hakkını geciktirir ya da eksik verirse o da aynı teraziyi bozar. Biri emeği eksiltir, diğeri ücreti… Ama sonuç değişmez: ölçü kırılır. Adalet ise ancak her iki tarafın da hakkını tam vermesiyle ayakta kalır.

İster esnaf olsun ister iş adamı… İster sahada çalışan biri ister masa başında… Kim hakkını tam alıp işinin hakkını vermezse, bu ayetlerin doğrudan muhatabıdır. Bu yüzden mesele sadece bir terazinin başında değil, hayatın tamamında yaşanır.

Kur’ân ise sorunun köküne iner: “Onlar, büyük bir günde diriltileceklerini sanmıyorlar mı?” (Mutaffifîn, 4)

Ve o gün hatırlatılır: “Öyle bir gün ki, insanlar âlemlerin Rabbi için ayağa kalkacaktır.” (Mutaffifîn, 6)

Demek ki ölçünün bozulması, ahiret bilincinin zayıflamasıyla ilgilidir. Hesap vereceğine gerçekten inanan bir insan, ne bir hakkı eksiltmeye ne de geciktirmeye cesaret edebilir. Çünkü bilir ki hiçbir şey kaybolmaz.

“Hayır! Şüphesiz günahkârların kitabı Siccîn’dedir.” (Mutaffifîn, 7)

Yapılan her haksızlık, her eksiltme, her ihmal kaydedilir ve karşılığı mutlaka verilir.

Çözüm açıktır: Kalbi ve ölçüyü birlikte düzeltmek. İnsan, ahirette hesap vereceğini diri tutarsa, haksızlığa yaklaşamaz. Bu yüzden alırken gösterdiği hassasiyeti verirken de göstermeli ve kendine şu soruyu sormalıdır: “Bana yapılsa razı olur muyum?”

Sonuç nettir: Ölçü sadece terazide değil, karakterdedir. Kendisi için istediğini başkası için de isteyen doğru yoldadır. Ama kendine ayrı, başkasına ayrı ölçü koyan, farkında olmadan “vay hâline” denilen grubun içine girer.

Unutmayalım: Bu dünyada eksiltenler, ahirette tamamlayamaz.