Hayâsızlığı onur diye sunanların sonu
Mustafa ÖZLÜ 28.07.2026 08:52:06
“Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.” (A’râf, 7:81)
Kur’ân’da hemen bütün peygamberlerin ortak çağrısı tevhiddir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.” Çünkü bütün ıslahın temeli kulluktur. Ancak Hz. Lût kıssasında Kur’ân’ın ön plana çıkardığı ilk uyarı farklıdır. Önce işledikleri hayasız fiil gündeme getirilir: “Siz, sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” (A’râf, 7:80). Ardından bu sapkınlığın ölçü tanımaz bir azgınlık olduğu bildirilir. Bunun hikmeti açıktır: Hayânın yıkıldığı yerde kulluk da ayakta kalamaz. Çünkü kulluk, Allah’ın koyduğu sınırlara teslim olmaktır; hayâsızlık ise o sınırları tanımamaktır.
Hz. Lût kavmini helâke götüren yalnızca işledikleri fiil değildi. Asıl felaket, günahın meşrulaştırılması ve toplumun ortak değeri hâline getirilmesiydi. Temiz kalmak isteyenler suçlanıyor, iffet sahibi insanlar toplumdan uzaklaştırılmak isteniyordu. Günah, utanılan bir davranış olmaktan çıkıp savunulan bir kimliğe dönüşmüştü. İşte Kur’ân’ın “ölçüyü aşan bir kavim” ifadesi, bu ahlâkî çöküşü anlatmaktadır.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Bir zamanlar gizli işlenen ve utanılan günahlar artık “onur yürüyüşü” gibi organizasyonlarla alenen sergilenmekte ve hak talebi olarak sunulmaktadır. Kur’ân’ın dikkat çektiği tehlike tam da budur: Günahın açıktan işlenmesi değil sadece; onun erdem gibi gösterilmesi, toplumun alkışını alması ve yeni nesillere normal bir hayat biçimi olarak sunulmasıdır. Bir toplum Allah’ın haram kıldığı fiilleri “özgürlük”, “hak” ve “onur” kavramlarıyla meşrulaştırmaya başladığında, ilâhî ölçülerle beşerî arzular yer değiştirmiş olur. Bu ise toplumsal çürümenin en ileri safhasıdır.
Kıssanın en ibretli isimlerinden biri de Hz. Lût’un eşidir. O bu fiilleri işlememişti; fakat bâtıla karşı durmadı, hakikatin safında yer almadı. Sonunda helâk edilenlerle birlikte anıldı. Bu, kötülük karşısında sessiz kalmanın da ağır bir sorumluluk olduğunu gösterir. Mümin sadece günah işlememekle yetinmez; günahın meşrulaştırılmasına da razı olmaz.
Bu sebeple Allah Teâlâ, Hz. Lût’a kavminden ayrılmasını emretti. Çünkü bazı toplumlar öyle bir noktaya gelir ki artık yanlış, yanlış olarak görülmez. Hakikat anlatılır; fakat kabul kapıları bilinçli şekilde kapatılmıştır. İşte o zaman ayrışma başlar. Kur’ân bu sürecin sonunu şöyle haber verir: “Emrimiz gelince o memleketin altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.” (Hûd, 11:82) Bu sadece geçmişte yaşanmış tarihî bir olay değildir. Allah’ın koyduğu ahlâkî sınırları bilinçli şekilde yıkmanın toplumları nasıl bir sona götürebileceğinin ilahi bir uyarısıdır.
Bugün yapılması gereken, hayâyı yeniden hayatın merkezine almaktır. Bunun yolu önce aileden, sonra eğitimden ve toplumsal hayattan geçer. Çocuklarımıza yalnızca bilgi değil, edep, iffet ve mahremiyet bilinci de kazandırmalıyız. Eğitim sistemi de bu değerleri koruyan ve güçlendiren bir anlayış üzerine kurulmalıdır. Mahremiyet sınırlarını zayıflatan uygulamalar ve gençlerin kadın-erkek ilişkilerinde sınır bilincini aşındıran ortamlar, hayâ duygusunun zamanla zedelenmesine zemin hazırlayabilir. Bunun için aile, okul ve toplum; iffet, saygı ve Allah’ın koyduğu ölçüleri birlikte yaşatan bir iklim oluşturmalıdır. Ekranları bilinçli kullanmak, içerikleri denetlemek, mahremiyeti korumak ve harama “haram” diyebilme cesaretini kaybetmemek de bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
Çünkü toplumlar bir günde yıkılmaz. Önce hayâ kaybolur, sonra sınırlar silinir. Ardından kulluk zayıflar. En sonunda ise helâk sadece binaların değil, vicdanların da üzerine çöker. Hayâ yeniden dirildiğinde ise kulluk da yeniden hayat bulur. Çünkü hayâ, imanın elbisesi; kulluğun ise en sağlam muhafızıdır.

%20kopya.jpg)
.jpg)

.jpg)








