Nasıl yaşarsak öyle ölürüz
Mustafa ÖZLÜ 10.08.2026 16:46:17
“Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun güzel sonucu vardır.”
(Ra’d, 13/22)
İnsan ölümü uzak bir ihtimal gibi düşünerek yaşar. Günlük telaşlar, hedefler ve planlar sanki önümüzde hiç bitmeyecek bir ömür varmış gibi yapılır. Oysa hakikat açıktır: Nasıl yaşarsak öyle ölürüz. Ölüm, hayatımızdan bağımsız bir an değildir. Hayat boyunca yaptığımız tercihler, oluşturduğumuz alışkanlıklar ve taşıdığımız niyetler bizi yavaş yavaş sonumuza hazırlar.
Kur’ân-ı Kerîm, Ra’d sûresinin 22-24. âyetlerinde güzel sonun sahiplerini anlatırken önce onların nasıl yaşadıklarını söyler: Sabrederler, namazı dosdoğru kılarlar, Allah’ın verdiği rızıktan infak ederler ve kötülüğü iyilikle savarlar. Ardından “İşte bunlar için dünya yurdunun güzel sonucu vardır.” buyurur. Sonra meleklerin onlara, “Sabretmenize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu ne güzeldir!” diyeceği bildirilir.
Dikkat edelim: Allah güzel sonu anlatmadan önce güzel hayatı anlatıyor. Demek ki güzel son, son dakikada kazanılan bir şey değildir. Onun tohumu hayatın içinde atılır.
Sabırla yaşayan insan, sabrı karakter hâline getirir. Günaha karşı direnir, ibadette sebat eder, sıkıntı karşısında Rabbine isyan etmez. Namazla yaşayan insan, her gün Rabbine yönelmeyi öğrenir. İnfak eden insan, dünyada biriktirmekten çok Allah katına göndermeyi önemser. Kötülüğü iyilikle savan insan ise kin ve intikam yerine merhameti büyütür. İnsan hayatı boyunca neyi büyütmüşse, ölüm geldiğinde onun izlerini taşır.
Fakat bunun tersi de vardır. Günahı sıradanlaştıran, nefsinin peşinden sürüklenen, kibirle yaşayan, hakkı bildiği hâlde terk eden, insanlara zulmeden ve Allah’ın emirlerini hayatının dışına iten kimse de kendi sonunu hazırlamaktadır. Ra’d sûresinin devamında Allah’a verdikleri sözü bozan, bağları koparan ve yeryüzünde fesat çıkaranların kötü akıbetinden söz edilmesi bunun açık bir göstergesidir.
İşte burada önemli bir hakikat ortaya çıkar: İzzetli bir ölüm, izzetli bir hayatın neticesidir. Zilletle yaşanan bir hayatın ise zilletli bir sonla karşılaşmasından korkulur. Çünkü izzet, Allah’a kullukta bulunmak; zillet ise nefsin ve günahın önünde eğilmektir.
İnsan dünyada güçlü, zengin veya itibarlı görünebilir. Fakat Allah’ın emirlerine sırtını dönmüşse gerçek anlamda izzetli değildir. Adice yaşanan bir hayatın adice bir sonu olur. Zilletle geçirilen bir ömrün zilletli bir ölümü olur. İzzetle yaşanan bir hayatın ise izzetli bir sonu ümit edilir.
Bugün dünya insana “Anı yaşa.” diyor. Kur’an ise bize “Akıbeti düşün.” diye öğretiyor. Çünkü insan sadece bugünü yaşayarak hayatını tamamlayamaz; bugün yaptığı tercihler, yarının sonunu hazırlar. Çağımızın en büyük tehlikelerinden biri, insanın sadece günü kurtarmaya odaklanması, anlık hazların peşinden gitmesi ve geleceğini, özellikle de ahiretini düşünmeden yaşamasıdır. Gününü güzel geçirmek uğruna ömrünün sonunu kaybetmek, geçici olanı kalıcı olana tercih etmektir. Oysa mümin, sadece “Bugün ne yaşayacağım?” diye değil, “Bu yaşadığım hayat beni nereye götürüyor?” diye düşünmelidir. Çünkü ölüm, hayatın sonuna sonradan eklenen bir cümle değildir; hayat boyunca yazdığımız hikâyenin son satırıdır.
Öyleyse mesele sadece “Nasıl öleceğim?” değildir. Asıl soru şudur:
“Nasıl yaşıyorum?”
Eğer son nefeste dilimizde tevhid, kalbimizde huzur ve yüzümüzde selâm olsun istiyorsak, bunu son dakikaya bırakmamalıyız. Son nefeste izzet arayan, bugün izzetli yaşamayı seçmelidir.
Çünkü ölüm sürpriz değildir.
Nasıl yaşarsak öyle ölürüz; nasıl ölürsek öyle diriltiliriz.
Yazarın Diğer Yazıları
10.08.2026 16:29
Nasıl yaşarsak öyle ölürüz
01.08.2026 15:35
Her okulda ve kamuda mescit olmalı
27.07.2026 14:37
Hayâsızlığı onur diye sunanların sonu
18.07.2026 12:50
Bir kadının feryadına yetişen sûre
10.07.2026 14:56
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol
Günün Yazıları
10.08.2026 16:29Mustafa ÖZLÜ
Nasıl yaşarsak öyle ölürüz
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 01.08.2026 15:35 Güncelleme: 01.08.2026 15:51
Her okulda ve kamuda mescit olmalı

“Şüphesiz mescitler Allah’ındır. Öyleyse Allah ile beraber hiç kimseye kulluk etmeyin.”
(Cin Suresi, 72/18)
Okul, sadece ders yapılan ve bilgi aktarılan bir bina değildir. Okul; insanın karakterinin, ahlakının ve hayata bakışının şekillendiği önemli bir eğitim yuvasıdır. Gerçek eğitim, yalnızca zihni geliştirmekle kalmaz; kalbi, vicdanı ve sorumluluk duygusunu da inşa eder. Çünkü insan sadece akıldan ibaret değildir; onun bir de ruhu ve manevi ihtiyaçları vardır.
Bu sebeple eğitim hayatının ilk basamağından itibaren öğrencilerin manevi gelişimine önem verilmelidir. Mescit kültürü, ilk olarak okullarda başlamalıdır. Çünkü insanın karakterinin ve alışkanlıklarının şekillendiği en önemli dönem çocukluk ve gençlik yıllarıdır. İlkokuldan itibaren çocuklarımız, mescidin sadece namaz kılınan bir yer olmadığını; Allah’ı hatırladıkları, huzur buldukları, güzel ahlakı öğrendikleri ve kendilerini manevi olarak geliştirdikleri bir eğitim mekânı olduğunu görmelidir.
Bugün öğrenciler hayatlarının büyük bir bölümünü okullarda geçirmektedir. Dersler, sınavlar, başarı kaygısı ve gelecek endişesi arasında yorulan gençlerin sadece bilgiye değil, manevi desteğe de ihtiyacı vardır. Bir öğrencinin birkaç dakika Allah’a yönelmesi, namaz kılması ve gönlünü huzura kavuşturması; onun ruh dünyasına, davranışlarına ve hayata bakışına olumlu katkılar sağlar.
Çünkü eğitim yalnızca meslek sahibi insanlar yetiştirmek değildir. Asıl eğitim; dürüst, merhametli, adaletli, sorumluluk sahibi ve vicdanlı insanlar yetiştirmektir. Bilgiyle donanmış fakat ahlaki değerlerden uzak bir insan, sahip olduğu imkânları yanlış kullanabilir. Ancak Allah bilinciyle yetişen bir insan; bilgisini insanlığın faydası için kullanır, çevresine karşı daha duyarlı olur.
Bu anlayışı sadece okullarla sınırlı tutmamak gerekir. İnsan hayatı yalnızca eğitim kurumlarında geçmez. Üniversitelerde, hastanelerde, kamu binalarında, fabrikalarda, özel iş yerlerinde ve kışlalarda da insanların Allah’a yönelme, ibadetlerini yerine getirme ve manevi huzur bulma ihtiyacı vardır. Çünkü insan sadece çalışan, üreten veya öğrenen bir varlık değildir; aynı zamanda Rabbine kulluk eden manevi bir varlıktır.
Bugün iş yerlerimizi planlarken çalışanların ihtiyaçları için dinlenme alanları, toplantı odaları, sosyal bölümler ve çeşitli kullanım alanları ayırıyoruz. Dünyalık işlerimiz için nasıl bir alan oluşturuyorsak, ahiretimiz için de küçük de olsa bir alan ayırmalıyız.
İş yerimizin uygun bir köşesini temiz, düzenli ve nezih bir mescit hâline getirmek; çalışanların ibadetlerini yerine getirmelerine, günün yoğunluğu içinde manevi bir nefes almalarına ve kalplerini yeniden toparlamalarına vesile olur. Çünkü insan sadece geçimini sağlayan bir çalışan değil; aynı zamanda Rabbine karşı sorumluluk taşıyan bir kuldur. Dünyamızı imar ederken ahiretimizi ihmal etmemek gerekir.
Peygamber Efendimiz (sav) döneminde mescit, sadece namaz kılınan bir yer değildi. Aynı zamanda eğitim verilen, insanların yetiştiği, kardeşlik ve dayanışmanın güçlendiği bir merkezdi. Mescit, insanı hayattan koparan değil; Allah bilinciyle hayata hazırlayan bir mekândı.
Bir baba oğluna, “Sen adam olamazsın” der. Oğlu bu söze üzülür; yıllar sonra büyük bir makama gelir ve vali olur. Makamının gururuyla babasını ayağına çağırır. Babası geldiğinde ona şöyle der: “Ben sana vali olamazsın demedim; adam olamazsın dedim.”
Çünkü insanı gerçek anlamda değerli yapan makamı, unvanı veya sahip olduğu güç değil; ahlakı, tevazusu ve anne-babasına karşı saygısıdır. Mescitlerin en önemli görevlerinden biri de insana bu bilinci kazandırmaktır. Allah’ın huzurunda saf tutan insan; makamını değil, kulluğunu hatırlar. Mescit, insanı sadece ibadete değil; güzel ahlaka, tevazuya ve merhamete hazırlayan bir terbiye merkezidir.
Mescitlerin en temel mesajı şudur: Gerçek kulluk yalnız Allah’adır. Allah’a kul olan insan; makamların, güçlerin, çıkarların ve geçici tutkuların esiri olmaz. Çünkü gerçek özgürlük, insanın yalnızca Rabbine bağlanmasıyla gerçekleşir.
Ancak bu mesaj insanlara düşmanlıkla değil; hikmet, merhamet ve güzel ahlakla anlatılmalıdır. Mescitler ayrılık değil; birlik, huzur, kardeşlik ve ahlak merkezleri olmalıdır. Çünkü mescidin çağrısı insanı iyiliğe, adalete ve kulluk bilincine davettir.
Bu sebeple her okulda, kamu kurumlarında ve iş yerlerinde temiz, düzenli ve ulaşılabilir mescitlerin bulunması; insanın sadece zihinsel ve fiziksel ihtiyaçlarının değil, manevi ihtiyaçlarının da dikkate alındığını gösterir.
Çünkü bilgi aklı aydınlatır; Allah’a yöneliş ise kalbi aydınlatır. Akıl ile kalbi, bilgi ile ahlakı birlikte inşa eden eğitim, insanı gerçek anlamda olgunlaştıran eğitimdir.
Geleceğin güçlü toplumları sadece teknolojisi, ekonomisi ve binalarıyla değil; yetiştirdiği insanın ahlakı, vicdanı ve merhametiyle yükselecektir. Mescitler ise bu bilinçli insanın yetişmesine katkı sağlayan, kalpleri Allah’a bağlayan ve topluma değer kazandıran önemli mekânlardır.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 27.07.2026 14:37 Güncelleme: 27.07.2026 14:37
Hayâsızlığı onur diye sunanların sonu

“Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.” (A’râf, 7:81)
Kur’ân’da hemen bütün peygamberlerin ortak çağrısı tevhiddir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.” Çünkü bütün ıslahın temeli kulluktur. Ancak Hz. Lût kıssasında Kur’ân’ın ön plana çıkardığı ilk uyarı farklıdır. Önce işledikleri hayasız fiil gündeme getirilir: “Siz, sizden önce âlemlerden hiçbir kimsenin yapmadığı o hayasızlığı mı yapıyorsunuz?” (A’râf, 7:80). Ardından bu sapkınlığın ölçü tanımaz bir azgınlık olduğu bildirilir. Bunun hikmeti açıktır: Hayânın yıkıldığı yerde kulluk da ayakta kalamaz. Çünkü kulluk, Allah’ın koyduğu sınırlara teslim olmaktır; hayâsızlık ise o sınırları tanımamaktır.
Hz. Lût kavmini helâke götüren yalnızca işledikleri fiil değildi. Asıl felaket, günahın meşrulaştırılması ve toplumun ortak değeri hâline getirilmesiydi. Temiz kalmak isteyenler suçlanıyor, iffet sahibi insanlar toplumdan uzaklaştırılmak isteniyordu. Günah, utanılan bir davranış olmaktan çıkıp savunulan bir kimliğe dönüşmüştü. İşte Kur’ân’ın “ölçüyü aşan bir kavim” ifadesi, bu ahlâkî çöküşü anlatmaktadır.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Bir zamanlar gizli işlenen ve utanılan günahlar artık “onur yürüyüşü” gibi organizasyonlarla alenen sergilenmekte ve hak talebi olarak sunulmaktadır. Kur’ân’ın dikkat çektiği tehlike tam da budur: Günahın açıktan işlenmesi değil sadece; onun erdem gibi gösterilmesi, toplumun alkışını alması ve yeni nesillere normal bir hayat biçimi olarak sunulmasıdır. Bir toplum Allah’ın haram kıldığı fiilleri “özgürlük”, “hak” ve “onur” kavramlarıyla meşrulaştırmaya başladığında, ilâhî ölçülerle beşerî arzular yer değiştirmiş olur. Bu ise toplumsal çürümenin en ileri safhasıdır.
Kıssanın en ibretli isimlerinden biri de Hz. Lût’un eşidir. O bu fiilleri işlememişti; fakat bâtıla karşı durmadı, hakikatin safında yer almadı. Sonunda helâk edilenlerle birlikte anıldı. Bu, kötülük karşısında sessiz kalmanın da ağır bir sorumluluk olduğunu gösterir. Mümin sadece günah işlememekle yetinmez; günahın meşrulaştırılmasına da razı olmaz.
Bu sebeple Allah Teâlâ, Hz. Lût’a kavminden ayrılmasını emretti. Çünkü bazı toplumlar öyle bir noktaya gelir ki artık yanlış, yanlış olarak görülmez. Hakikat anlatılır; fakat kabul kapıları bilinçli şekilde kapatılmıştır. İşte o zaman ayrışma başlar. Kur’ân bu sürecin sonunu şöyle haber verir: “Emrimiz gelince o memleketin altını üstüne getirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taşlar yağdırdık.” (Hûd, 11:82) Bu sadece geçmişte yaşanmış tarihî bir olay değildir. Allah’ın koyduğu ahlâkî sınırları bilinçli şekilde yıkmanın toplumları nasıl bir sona götürebileceğinin ilahi bir uyarısıdır.
Bugün yapılması gereken, hayâyı yeniden hayatın merkezine almaktır. Bunun yolu önce aileden, sonra eğitimden ve toplumsal hayattan geçer. Çocuklarımıza yalnızca bilgi değil, edep, iffet ve mahremiyet bilinci de kazandırmalıyız. Eğitim sistemi de bu değerleri koruyan ve güçlendiren bir anlayış üzerine kurulmalıdır. Mahremiyet sınırlarını zayıflatan uygulamalar ve gençlerin kadın-erkek ilişkilerinde sınır bilincini aşındıran ortamlar, hayâ duygusunun zamanla zedelenmesine zemin hazırlayabilir. Bunun için aile, okul ve toplum; iffet, saygı ve Allah’ın koyduğu ölçüleri birlikte yaşatan bir iklim oluşturmalıdır. Ekranları bilinçli kullanmak, içerikleri denetlemek, mahremiyeti korumak ve harama “haram” diyebilme cesaretini kaybetmemek de bu sorumluluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
Çünkü toplumlar bir günde yıkılmaz. Önce hayâ kaybolur, sonra sınırlar silinir. Ardından kulluk zayıflar. En sonunda ise helâk sadece binaların değil, vicdanların da üzerine çöker. Hayâ yeniden dirildiğinde ise kulluk da yeniden hayat bulur. Çünkü hayâ, imanın elbisesi; kulluğun ise en sağlam muhafızıdır.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 18.07.2026 12:50 Güncelleme: 18.07.2026 12:51
Bir kadının feryadına yetişen sûre
“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve hâlini Allah’a arz eden kadının sözünü işitti. Allah sizin konuşmanızı işitiyordu. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Mücâdele Sûresi, 1. Ayet)
Kur’an’da bazı sûreler bir kavmin, bazıları bir peygamberin, bazıları da büyük hadiselerin izlerini taşır. Mücâdele Sûresi ise bir savaşla değil, bir kadının gözyaşıyla başlar. Bu sûre, yeryüzünde sesi duyulmayan bir kadının feryadının gökyüzünde nasıl karşılık bulduğunu anlatır.
Medine’nin sıcak sokaklarında yürüyen o kadının adı Havle bint Sa’lebe idi. Bir ömrünü eşine vermiş, çocuklar büyütmüş, yuvasını ayakta tutmuştu. Fakat bir gün kocasının öfkeyle söylediği bir cümle bütün hayatını altüst etti: “Sen bana annemin sırtı gibisin!”
Cahiliye döneminde buna zıhar denirdi. Erkek bu sözü söylediğinde kadın ne boşanmış sayılırdı ne de gerçek bir eş olarak kalabilirdi. Askıda bırakılır, hayatı belirsizliğe mahkûm edilirdi. Erkek bir cümle kuruyor, bedelini kadın ödüyordu.
Çaresizlik içinde Allah Resûlü’nün yanına geldi. Gözyaşlarıyla, “Gençliğimi ona verdim. Ona çocuklar doğurdum. Şimdi yaşlanınca beni terk ediyor.” diyerek derdini anlattı. Fakat o ana kadar bu konuda bir vahiy inmemişti. Hz. Peygamber, “Ey Havle! Senin hakkında bana bir hüküm bildirilmedi.” buyurdu. Havle’nin yüreği bir kez daha sızladı.
Ama o umudunu kaybetmedi. Ellerini semaya kaldırdı. İnsanların çözemediği derdi, âlemlerin Rabbine arz etti. Belki Medine sokaklarında sesi duyulmuyordu ama göklerin kapıları o duaya açılmıştı. İşte tam o anda vahiy inmeye başladı: “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve hâlini Allah’a arz eden kadının sözünü işitti…”
Bir kadının feryadı, Kur’an’da ayet oldu. Ardından Allah cahiliyenin bu zalim geleneğini kaldırdı: “İçinizden kadınlarına zıhar yapanlar bilsinler ki o kadınlar onların anneleri değildir…” (Mücâdele, 2)
Sonra sorumluluğu kadına değil, erkeğe yükledi: “Kadınlarıyla zıhar yapıp sonra söylediklerinden dönenlerin, birbirleriyle temas etmeden önce bir köle azat etmeleri gerekir…” (Mücâdele, 3) Gücü yetmezse iki ay peş peşe oruç tutacak, buna da gücü yetmezse altmış fakiri doyuracaktı. (Mücâdele, 4) Kur’an geldi ve asırlardır süren bir adaletsizliği bitirdi. Cahiliye döneminde erkek konuşuyor, kadın bedel ödüyordu. Allah ise faturayı suçluya kesti.
Mücâdele Sûresi’nde dikkat çekici bir husus vardır: Bu sûrede “Allah” lafzı tam 40 defa geçer. Sanki Rabbimiz, Havle’nin göğe yükselen bir feryadına, kendi ismini tekrar tekrar zikrederek güven vermektedir. “Ben işittim… Ben biliyorum… Ben görüyorum… Ben hükmü koyuyorum… Ben adaleti sağlayacağım…” Bu, sûrenin her satırına yayılan ilahî rahmet ve adalet mesajıdır.
Bugün de nice insanlar başkasının öfkesinin bedelini ödüyor. Bir hakaret, bir iftira, bir mesaj, bir öfke cümlesi… Söyleyen unutuyor, ama muhatabı yıllarca taşıyor. Ailelerde, iş yerlerinde ve toplumda çoğu zaman en sessiz olan, en ağır yükü omuzluyor.
Mücâdele Sûresi bize şu hakikati öğretiyor: İnsanlar seni duymayabilir. Yakınların seni anlamayabilir. Hakkını aradığında kapılar yüzüne kapanabilir. Fakat göklerin Rabbi hiçbir feryadı cevapsız bırakmaz. Bu sûre, sadece Havle’nin hikâyesi değildir; haksızlığa uğrayan herkesin hikâyesidir. Sadece bir kadının değil, bütün mazlumların tesellisidir. Çünkü Allah, kullarının makamına, gücüne ve sesinin yüksekliğine değil; kalbinden yükselen samimi duaya bakar.
Belki bugün seni kimse dinlemiyor… Belki derdini anlatacak bir kapı bulamıyorsun… Belki gözyaşlarını sadece sen biliyorsun… Ama unutma; bir kadının duasını Kur’an’a ayet yapan Allah, bugün de duaları işitmektedir. Yeter ki O’na yönel… Yeter ki ümidini kaybetme…
Çünkü bazen bir gözyaşı bir sûrenin başlangıcı olur; bazen de samimiyetle söylenen tek bir “Allah!”, bütün karanlıkların sonunu başlatır.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 10.07.2026 14:56 Güncelleme: 10.07.2026 14:56
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol

“İnkâr edenler dediler ki: ‘Bu Kur’an’ı dinlemeyin. O okunurken gürültü yapın; belki böylece ona üstün gelirsiniz.’” (Fussilet, 26)
Kur’an, inkârcı zihniyetin değişmeyen yöntemini tek bir âyette özetliyor. Aradan asırlar geçse de isimler değişiyor, mekânlar değişiyor, araçlar değişiyor; fakat hakikate karşı verilen mücadelenin yöntemi değişmiyor.
İlk adım şudur:
“Bu Kur’an’ı dinlemeyin.”
Dikkat edin; “İnanmayın.” demiyorlar. Önce “Dinlemeyin.” diyorlar. Çünkü biliyorlar ki önyargısız bir kalp Kur’an’ı dinlediğinde ondan etkilenebilir. Hidayetin kapısı çoğu zaman dinlemekle açılır. Bunun için ilk hedef, insanla vahyin arasına girmek ve Kur’an’ın duyulmasını engellemektir.
Bugün de aynı yöntem farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kimse açıkça “Kur’an’ı dinlemeyin.” demiyor; fakat bitmeyen ekranlar, sosyal medya, eğlence kültürü, gereksiz meşguliyetler ve sürekli akan gündem, insanı Kur’an’dan uzaklaştıran bir gürültüye dönüşüyor. Şeytanın en önemli hedeflerinden biri, insanı Kur’an’a düşman etmeden önce Kur’an’dan uzak tutmaktır.
İkinci adım ise şöyledir:
“O okunurken gürültü yapın.”
Hakikate cevap veremeyenler, hakikatin sesini bastırmaya çalışırlar. Delili olmayan sesi yükseltir. Düşünce üretemeyen kargaşa üretir. Amaç, Kur’an’ı çürütmek değil; insanların onu duymasını engellemektir.
Aradan on dört asır geçti; fakat bu zihniyet değişmedi. Bugün yaşanan bazı tartışmalar da bize bu âyeti yeniden hatırlatıyor. Kur’an’ın okunmasına tahammül edemeyen, onun sesini gürültüyle bastırmaya çalışan tavırlar, Fussilet Sûresi’nin haber verdiği zihniyetin hâlâ varlığını sürdürdüğünü gösteriyor. Asıl mesele olayın nerede yaşandığı değil, Kur’an’ın tarif ettiği bu değişmeyen yöntemdir.
Peki bütün bunların amacı nedir?
Âyet cevabı veriyor:
“Belki böylece ona üstün gelirsiniz.”
İşte asıl hedef budur. Kur’an’ın hayata yön vermesini engellemek, vahyin etkisini azaltmak ve insanların ölçüsünü Allah’ın kelâmı olmaktan çıkarmaktır.
Fakat Allah onların sözünü “belki” diye naklediyor. Çünkü bu, boş bir temennidir. Tarih boyunca nice zalimler Kur’an’ın nurunu söndürmek istedi; fakat hiç kimse Allah’ın kelâmına üstün gelemedi. Sönen Kur’an değil, zalimlerin saltanatı oldu.
Ardından Allah bu mücadelenin sonunu haber verir:
“İnkâr edenlere mutlaka şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsü ile cezalandıracağız. İşte böyle, Allah düşmanlarının cezası ateştir…” (Fussilet, 27-28)
Ve perde ahirette açılır:
“Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım ki en aşağılıklardan olsunlar.” (Fussilet, 29)
Dünyada peşinden gidilen sahte önderler, alkışlanan fikirler ve insanı Allah’tan uzaklaştıran çevreler, o gün nefret edilen kimselere dönüşecektir. Dünyada birbirlerini alkışlayanlar, ahirette birbirlerini suçlayacaklardır.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: Ben Kur’an’ın sesine kulak verenlerden miyim; yoksa hayatımdaki gürültüler onun sesini bastırıyor mu?
Çünkü inkârcıların ilk hedefi insanı Kur’an’dan uzaklaştırmaktır. Müminin ilk görevi ise kendisiyle Kur’an arasındaki bütün engelleri kaldırmaktır.
İşte bunun için Allah, mümine sadece Kur’an’ı dinlemesini değil, onunla dosdoğru bir istikamet üzerinde yürümesini emreder. Gürültüye değil vahye kulak veren, modaya değil Kur’an’a yönelen, baskıya rağmen hakikatten ayrılmayan kişi “emrolunduğu gibi dosdoğru olan” kişidir.
Unutmayalım: Önce dinletmezler, sonra susturmaya çalışırlar, en sonunda da hakikate üstün gelmek isterler. Fakat kazanan hiçbir zaman gürültü değil, daima hakikat olur. Allah’ın kelâmı susturulmaz; onu terk edenler kaybeder. Dosdoğru kalanlar ise sonunda mutlaka kazanırlar.
Kur’an’ın düşmanları asırlardır değişmedi; sadece yöntemleri değişti. Fakat değişmeyen bir hakikat daha var: Allah’ın nuru söndürülemez.
haberler
Köşe Yazarları
Mustafa ÖZLÜ
Mustafa ÖZLÜ
yazar@gaziantepgunebakis.com
- Ekleme: 06.07.2026 13:13 Güncelleme: 06.07.2026 13:13
Çocuklar ve gençler, mescitlerimizi imar eden nesildir

“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe, 18)
Kur’an, mescitlerin imarından söz ederken dikkatimizi önce taşlara değil, insanlara çevirir. Çünkü Allah Teâlâ’ya göre bir mescidi asıl imar eden; onu inşa eden ellerden önce, onu secdeleriyle, dualarıyla ve ihlaslarıyla dolduran müminlerdir. Bu sebeple mescitlerin gerçek değeri kubbelerinde, minarelerinde veya ihtişamında değil; içinde yetişen imanlı nesillerde saklıdır.
Bugün hayırseverlerimiz tarafından yaptırılan camiler ve mescitler, Allah katında büyük bir sadaka-i câriyedir. Bir mescidin yapımına katkıda bulunmak, kıyamete kadar sevabı devam edecek en güzel amellerden biridir. Rabbimiz bu hayırları kabul buyursun. Ancak yapılan bu güzel eserlerin gerçek anlamda mamur olması, onların çocuklarla, gençlerle, Kur’an halkalarıyla ve cemaatle dolmasına bağlıdır. Çünkü mescitler yalnızca namaz kılınan mekânlar değil; ilmin öğrenildiği, ahlâkın güzelleştiği ve salih nesillerin yetiştiği rahmet mektepleridir.
Özellikle yaz tatili, çocuklarımızın Kur’an ile tanışması ve Allah’ın evleriyle gönül bağı kurması için büyük bir nimettir. Bu dönemde açılan Kur’an kursları sadece Kur’an okumayı öğreten yerler değildir. Aynı zamanda edebin, merhametin, kardeşliğin, paylaşmanın ve kulluk bilincinin kazandırıldığı eğitim yuvalarıdır. O günlerde öğrenilen bir ayet, ezberlenen bir sûre, edilen bir dua ve kazanılan güzel bir ahlâk, bir çocuğun bütün hayatına yön verebilir.
Çocuklukta atılan bu temel, toprağın altında görünmeyen ağacın kökleri gibidir. İnsan büyüdüğünde çeşitli imtihanlarla karşılaşabilir, hata da yapabilir, yanlış tercihlerde de bulunabilir. Fakat küçük yaşta gönlüne yerleşen Kur’an sevgisi ve mescit hatıraları, Allah’ın izniyle onu yeniden hakikate yöneltebilir. Nice insanlar yıllar sonra duydukları bir ayet, ezberledikleri bir sûre veya çocukluklarında öğrendikleri bir dua sayesinde yeniden Rabbine yönelmiştir. Çünkü sağlam kökler, ağacı fırtınalarda ayakta tutar.
Allah Resûlü’nün mescidi de çocukların uzak tutulduğu bir yer değildi. Çocuklar Mescid-i Nebevî’de bulunur, zaman zaman koşar, oynar, gelir giderlerdi. Resûlullah onları azarlayıp Allah’ın evinden uzaklaştırmadı; aksine onların mescidi sevmesini istedi. Torunları omzuna çıkar, secde hâlindeyken sırtına binerdi; o da çocuklar ininceye kadar secdesini uzatırdı. Bir defasında ise mescide devam eden hasta bir çocuğu evinde ziyaret ederek onun gönlüne dokundu. Bu, çocuklara verilen değerin ve onları kazanma gayretinin en güzel örneklerinden biridir.
Bugün belki hepimizin tek tek evleri dolaşma imkânı olmayabilir. Fakat hepimiz bir çocuğun elinden tutabilir, bir genci Kur’an kursuna davet edebilir, onu mescitte güler yüzle karşılayabiliriz. Bazen samimi bir davet, bazen küçük bir ikram, bazen de “Hoş geldin evladım.” sözü, bir ömür sürecek kulluğun başlangıcı olabilir. Çocuklarımızı mescitten uzaklaştıran değil, mescide özendiren çalışmalar yapmalı; onların Allah’ın evini kendi evleri gibi sevmelerine vesile olmalıyız.
Belki hepimiz bir cami yaptıracak imkâna sahip değiliz. Fakat hepimiz bir çocuğun elinden tutabilir, bir genci mescitle buluşturabilir, bir insanın Kur’an’la tanışmasına vesile olabiliriz. Unutmayalım ki Resûlullah Efendimiz, Hz. Ali’ye şöyle buyurmuştur: “Allah’ın senin vasıtanla bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için dünyanın en değerli nimetlerine sahip olmaktan daha hayırlıdır.” Öyleyse bir çocuğun kalbine Kur’an sevgisi ekmek, bir genci Allah’ın evine kazandırmak, yapılabilecek en büyük hayırlardan biridir. Çünkü bazen bir insanın hidayeti, bir ömür boyu devam edecek iyiliklerin başlangıcı olur.
Çünkü kubbeleri ustalar inşa eder; fakat mescitlerin geleceğini çocuklar ve gençler inşa eder. Allah’ın evlerini gerçekten mamur kılmak istiyorsak, onları yeni nesillerin secdesi, duası, Kur’an’ı ve güzel ahlâkıyla buluşturmalıyız. İşte Allah’ın razı olduğu gerçek imar budur.

%20kopya.jpg)
.jpg)


.jpg)









