Şans, iman şuurunu zayıflatır


 Mustafa ÖZLÜ    17.09.2026 15:38:28  



“Şüphesiz Rabbim dilediğine lütufkârdır.” (Yûsuf, 12/100)

Hz. Yûsuf’un (a.s.) bu sözü, müminin hayata nasıl bakması gerektiğini gösteren önemli bir ölçüdür. İnsan, hayatında güzel bir gelişme olduğunda bunu bazen farkında olmadan “şans” diye ifade eder. Oysa mümin, karşısına çıkan hayrı sahipsiz bir tesadüf olarak değil, Rabbimizin kendisine lütfettiği bir nimet olarak görür. Çünkü bilir ki kendisine ulaşan her hayrın arkasında Allah’ın dilemesi, lütfu ve takdiri vardır.

Kur’an, mümine hayatın sahipsiz olmadığını öğretir. Yeryüzünde meydana gelen hiçbir olay Allah’ın ilmi ve iradesi dışında değildir. İnsan sebeplere sarılır, çalışır, gayret eder ve tedbir alır. Fakat sebeplerin ötesinde Allah’ın takdirini görür. İşte iman şuuru, hayatı yalnızca görünen sebepler üzerinden değil, sebepleri yaratan Allah’ın kudreti üzerinden de okuyabilmektir.

Burada kullandığımız dil önem kazanır. “Şansım yaver gitti.” “Şanssız bir gün geçirdim.” “Tamamen şans eseri oldu.” “ Tesadüfen oldu.” Günlük hayatta düşünmeden kullandığımız bu ifadeler, zamanla olayları açıklama biçimimize dönüşebilir. Mesele sadece bir kelime değildir. Asıl mesele, yaşananları kime ve neye nispet ettiğimizdir. “Şansım yaver gitti” dediğimizde, bize ulaşan nimetin gerçek sahibini farkında olmadan arka plana itebiliriz. Oysa mümin, nimeti görürken nimet vereni de görür.

“Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” (Nahl, 16/53)

Mümin başarılı olduğunda, bunu yalnızca “şansım vardı” diye açıklamaz. Elbette çalışmıştır, gayret etmiştir, doğru zamanda doğru adımlar atmıştır. Fakat bütün bunları mümkün kılan imkânların ve ortaya çıkan sonucun Allah’ın lütfu olduğunu bilir. Bu yüzden başarısını kendisine veya şansa mal etmek yerine, “Rabbim nasip etti, Allah kolaylaştırdı.” der.

Çünkü şans anlayışı, insanın sorumluluk duygusunu da zayıflatabilir. Başarısını şansa bağlayan kişi, kendi gayretini olduğundan fazla önemseyebilir; başarısızlığını şanssızlıkla açıklayan kişi ise kendi eksiklerini sorgulamaktan kaçabilir. Oysa mümin ne tembelliğini “şanssızlıkla” örter ne de nimetini “şansla” açıklar. Sebebe sarılır, üzerine düşeni yapar ve sonucu Allah’ın takdiri olarak görür.

Aynı bakış açısı “doğa mucizesi” gibi ifadelerde de karşımıza çıkabilir. Tabiatta hayranlık uyandıran güzellikler vardır. Fakat mümin o güzellikte yalnızca “doğayı” görmez. Çünkü doğa yaratıcı değildir; yaratılmıştır. Yağmuru yağdıran, toprağı bereketlendiren, çiçeğe güzelliğini veren ve insan bedenine o eşsiz düzeni yerleştiren Allah’tır. Mümin esere bakarken Müessir’i görür.

Bu nedenle mesele, her kelimeyi sorgulayıp konuşmayı zorlaştırmak değildir. Mesele, dilimizin arkasındaki bakışı düzeltmektir. Çünkü insan kullandığı ifadeleri tekrar ettikçe onların anlam dünyasına alışır. Dil düşünceyi, düşünce de kalbin bakışını şekillendirir. Nimeti tesadüfle veya “şans” ile açıklamak, zamanla nimetin sahibini unutma tehlikesi doğurabilir.

Öyleyse mümin diline de söylemine de dikkat etmelidir. Gördüğü nimette Allah’ın lütfunu, ulaştığı başarıda Allah’ın yardımını, karşılaştığı olaylarda Allah’ın takdirini, tabiattaki güzelliklerde Allah’ın kudretini görmeye çalışmalıdır.

Çünkü müminin hayatında şans değil nasip, tesadüf değil takdir, sahipsizlik değil Allah’ın ilmi ve iradesi vardır. Hayatta sebepler vardır; fakat sebeplerin de Rabbi vardır. İman şuuru, sebepleri inkâr etmek değil, sebeplerin arkasındaki Allah’ı unutmamaktır.

Yazarın Diğer Yazıları

14.09.2026 17:11

Şans, iman şuurunu zayıflatır

07.09.2026 11:51

Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?

31.08.2026 16:14

Asıl Yıkım Barajda mı, Kalplerde mi Başladı?

24.08.2026 16:16

Kurtuluşun sessiz reçetesi: Salihlerle beraber olmak

17.08.2026 16:36

Maşita Sultan’ın sessiz şehadeti

Tüm Yazıları

haberler
 
Köşe Yazarları
 
Mustafa ÖZLÜ

Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?

Mustafa ÖZLÜ

yazar@gaziantepgunebakis.com
  • Ekleme: 07.09.2026 11:51 Güncelleme: 07.09.2026 11:51

  

  •  
  •  
  •  
  •  

Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?

“Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar döküldüğü zaman, dağlar yürütüldüğü zaman, gebe develer başıboş bırakıldığı zaman, vahşi hayvanlar toplandığı zaman, denizler kaynatıldığı zaman, ruhlar eşleştirildiği zaman, diri diri toprağa gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman, herkes ne hazırladığını bilecektir.”(Tekvîr, 81/1-14)

Tekvîr sûresinin ilk âyetleri kıyametin dehşetini art arda gözlerimizin önüne getiriyor. Güneş dürülüyor, yıldızlar dökülüyor, dağlar yürütülüyor, vahşi hayvanlar toplanıyor, denizler kaynatılıyor. Kâinatın alışılmış düzeni tamamen değişiyor.

Fakat tam bu dehşetli sahnelerin ortasında Kur’an, birdenbire diri diri toprağa gömülen kız çocuğunun hesabını gündeme getiriyor. Burada durup düşünmek gerekiyor: Kıyametin kozmik dehşetleri anlatılırken, bir çocuğa yapılan zulmün hesabı neden özellikle bu sahnenin içerisine yerleştiriliyor?

Belki de Allah Teâlâ bize şunu gösteriyor: Kıyametin dehşeti ne kadar büyükse, masum bir cana kıymanın dehşeti de Allah katında o kadar büyüktür. İnsanların zaman içerisinde unuttuğu, tarihin karanlık sayfalarında kaldığını düşündüğü bir zulüm, Allah’ın hesabında kaybolmamıştır. Fakat âyetin daha da çarpıcı bir tarafı var. Allah Teâlâ öldürene, “Onu neden öldürdün?” diye sormuyor. Öldürülen kıza, “Hangi suçundan dolayı öldürüldün?” diye soruyor. Neden? Çünkü onun hiçbir suçu yoktur.

Bu soru, çocuğun suçunu öğrenmek için değil, onun suçsuzluğunu bütün insanlığın önünde ortaya koymak içindir. Mazlumun kendisini savunmasına bile ihtiyaç bırakmayan bir soru bu. Çünkü ortada kabul edilebilir hiçbir mazeret yoktur.

Normalde bir cinayette suçlu sorgulanır. Burada ise mağdur muhatap alınıyor. Belki bunun hikmetlerinden biri de şudur: Allah Teâlâ, dünyada sesi duyulmayan mazluma kıyamet günü söz hakkı veriyor; onu susturulan bir kurban olarak değil, zulmün şahidi olarak ortaya çıkarıyor. İşte bu noktada âyet yalnızca cahiliye toplumunu anlatan tarihî bir bilgi olmaktan çıkıyor ve bize dönüyor.

Biz bugün kız çocuklarını diri diri gömen insanları düşününce, “Bir baba bunu nasıl yapabilir?” diye hayret ediyoruz. Fakat Kur’an’ın amacı sadece onları kınatmak değildir. Bize şu soruyu sorduruyor: Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?

Bugün çocukların terk edilmesi, çöpe bırakılması, istenmeyen bir yük gibi görülmesi veya daha doğmadan hayatlarının sonlandırılması gibi olayları düşündüğümüzde, âyetin insan hayatına verdiği değeri yeniden hatırlamak zorundayız.

Özellikle kürtaj konusunda; çocuğun cinsiyeti, engelli olma ihtimali veya istenmeyen bir gebelik gibi sebeplerin insan hayatı karşısında nasıl değerlendirileceği üzerinde ciddi biçimde düşünmeliyiz. Burada mesele yalnızca geçmişteki cahiliye insanlarını suçlamak değil, kendi çağımızdaki tercih ve gerekçelerimizi Allah’ın ölçüsüyle sorgulamaktır. Çünkü cahiliye yalnızca bir dönem adı değildir. Allah’ın verdiği değeri insanın kendi ölçüleriyle belirlemesi, cahiliye zihniyetinin yeniden ortaya çıkmasıdır.

Tekvîr sûresi bize kıyametin ortasında bir çocuğu hatırlatarak belki de şunu söylüyor: Kâinatın düzeni bozulacak, fakat mazlumun hakkı kaybolmayacak. Ve ardından gelen cümle bütün bunları bize bağlar: “Herkes ne hazırladığını bilecektir.” Öyleyse bu âyeti okurken sadece, “Onlar nasıl böyle bir zulüm yaptılar?” demeyelim. Kendimize soralım: “Ben Allah’ın huzuruna ne hazırlıyorum?” Çünkü kıyamet günü başkalarının zulmünü seyretmeyeceğiz; kendi yaptıklarımızla karşılaşacağız.