Rabbine karşı konuşurken edebini bil
Mustafa ÖZLÜ 22.09.2026 14:39:00
“Beni yaratan O’dur. Bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuarâ, 26/78-80)
Kur’an bize sadece ne söyleyeceğimizi değil, nasıl konuşacağımızı da öğretiyor. Hz. İbrahim’in (a.s.) bu sözlerinde bunun güzel bir örneğini görüyoruz.
Hz. İbrahim (a.s.) yaratılışını Allah’a bağlıyor: “Beni yaratan O’dur.” Doğru yolu bulmasını Allah’a bağlıyor: “Bana doğru yolu gösteren O’dur.” Rızkını da Allah’tan biliyor: “Beni yediren ve içiren O’dur.” Fakat hastalıktan bahsederken “Beni hasta eden O’dur” demiyor; “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” diyor.
Burada önemli olan, hastalığın Allah’ın bilgisi ve takdiri dışında olması değildir. Hastalık da sağlık da Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Buradaki asıl mesele, kulun Rabbine karşı konuşurken kullandığı dildir. İnsan sıkıntısını Allah’a anlatabilir. Hastalığını, derdini, yaşadığı problemi Rabbine arz edebilir. Fakat bunu Allah’a karşı bir itiraza dönüştürmemelidir.
Hz. Eyyûb’un (a.s.) duasında da bunu görüyoruz. “Şüphesiz şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.” diyor. (Sâd, 38/41) Hz. Eyyûb (a.s.) çok ağır bir imtihandan geçiyor. Ama yaşadığı sıkıntıyı Allah’a karşı bir suçlama hâline getirmiyor. Derdini anlatıyor ve Rabbine sığınıyor.
Kehf sûresinde Hz. Hızır’ın (a.s.) kullandığı ifadelerde de dikkat çekici bir dil var. Gemideki kusurdan bahsederken “Ben onu kusurlu yapmak istedim” diyor. Çocuğun durumundan söz ederken “Biz korktuk” diyor. Duvarın yapılmasını anlatırken ise “Rabbin istedi ki…” diyor. (Kehf, 18/79-82)
Burada bize önemli bir ölçü veriliyor: Kusur varsa insan önce kendisine bakmalı, iyilik ve nimet varsa Allah’ı unutmamalı. Bugün bunun tam tersini sıkça yapıyoruz. Bir hata yaptığımızda hemen bir sebep buluyoruz: “Şartlar böyleydi, onlar beni zorladı, başka çarem yoktu.” Ama bir başarı elde ettiğimizde “Ben yaptım, ben başardım” diyoruz.
Oysa müminin bakışı farklı olmalı. Hata yaptığında “Ben burada neyi yanlış yaptım?” diyebilmeli. Bilmediği bir konuda “Ben bunun hikmetini bilmiyorum” diyebilmeli. Bir nimete kavuştuğunda “Bunu bana Allah verdi” diyebilmeli. Bir sıkıntıyla karşılaştığında ise Allah’a karşı isyan etmek yerine O’na sığınabilmeli.
Çünkü insan her olayın hikmetini bilemez. Bazen bugün anlamadığımız bir şeyin neye vesile olduğunu yıllar sonra anlarız. Bazen de bir olayın bütün hikmetini bu dünyada anlayamayız. Bu yüzden bilmediğimiz konularda Allah’ın hikmeti hakkında kesin konuşmamak gerekir.
Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor. İnsan sıkıntıda Allah’ı sorgularken, nimette kendisini öne çıkarıyorsa bir yerde yanlış yapıyor demektir. Sıkıntıda “Allah neden böyle yaptı?” derken, başarıda “Ben yaptım” diyorsa kendisini merkeze koyuyor demektir.
Kur’an bize daha dengeli bir dil öğretiyor: Kusurda kendine bak. Bilmediğin yerde haddini bil. Nimette Allah’ı hatırla. Sıkıntıda Allah’a sığın. Bütün bunları belki tek cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Kusurda ben, bilmediğim yerde haddim, nimette ise Rabbim.
Çünkü kulluk sadece namazda ve secdede değil, yaşadığımız olayları nasıl yorumladığımızda da ortaya çıkar. Hata yaptığımızda sorumluluk almak, bilmediğimiz yerde susmak, nimeti kendimizden bilmemek ve sıkıntı anında Rabbimize karşı dilimizi korumak da kulluğun bir parçasıdır.
İşte Rabbine karşı konuşurken edep budur: Kendini gerektiği yerde bilmek, Rabbini ise hiçbir yerde unutmamak.

%20kopya.jpg)
.jpg)

.jpg)








