Nimet ne zaman rahmete dönüşür?
Mustafa ÖZLÜ 2026-10-06T09:28
“Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
Mûsâ dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.” (Tâhâ, 20/17-18)
Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’ya “Şu sağ elindeki nedir?” diye soruyor. Elbette Allah, Hz. Mûsâ’nın elindeki değneği biliyordu. Öyleyse burada dikkat çekilen husus, sadece değneğin ne olduğu değil; Hz. Mûsâ’nın elindeki nimetin farkında olmasıdır.
Hz. Mûsâ, “Bir değnek” deyip geçmiyor. “Ona dayanırım, koyunlarıma yaprak silkelerim, başka işlerimi de görürüm” diyor. Yani elindeki şeyi tanıyor, hayatındaki yerini biliyor ve ondan nasıl faydalandığını anlatıyor. Onun için değnek sıradan bir eşya değil; kendisine fayda sağlayan bir nimettir.
“Sağ el” ifadesi de ayrıca düşündürücüdür. İslâmî gelenekte sağ taraf; yemek, vermek ve güzel işlerde kullanılmakla hayır ve güzel davranışlarla ilişkilendirilmiştir. Bu açıdan “sağ elindeki” ifadesi, elimizde bulunan nimeti hayırlı biçimde kullanma konusunda güzel bir çağrışım taşır.
Ardından Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ’nın elindeki o sıradan değneği büyük bir mucizenin vasıtası hâline getiriyor. Allah dileseydi başka bir şey üzerinden de mucize gösterebilirdi. Fakat mucizenin, Hz. Mûsâ’nın günlük hayatında kullandığı değnek üzerinden ortaya çıkması düşündürücüdür. Buradan şu hikmeti çıkarabiliriz: Allah’ın büyük işleri, bazen kulun elindeki küçük ve sıradan görünen imkânlar üzerinden gerçekleşebilir. Yeter ki elimizdeki nimetlerin farkına varalım.
Hz. Mûsâ’nın değneği önce bir nimetti. Ona dayanıyor, koyunlarına fayda sağlıyor, günlük işlerini onunla görüyordu. Sonra Allah’ın kudretiyle bu değnek büyük bir mucizenin vasıtası oldu. Buradaki asıl ders, değneğin kendisinden çok nimetin farkına varabilmektir.
Belki bugün kaybettiğimiz nokta da tam burasıdır. Elimizdeki nimetin farkına varmadan onu sıradanlaştırıyoruz. Sağlığımızı, ailemizi, evladımızı, ilmimizi, zamanımızı ve sahip olduğumuz imkânları normal kabul ediyoruz. Daha da tehlikelisi, elimizdekini küçümseyip başkasının elindekine bakıyoruz: “Neden bu bana verilmedi?” Böylece kendi elimizdeki nimetin kıymetini göremiyoruz.
Oysa bize düşen, önce Allah’ın bize verdiği taksimatı fark etmek ve ona razı olmaktır. İnsan elindekinin değerini bildiğinde bakışı değişir; şükretmeye, korumaya ve onu hayırlı yerde kullanmaya başlar. İşte o zaman nimet, sadece sahip olunan bir imkân olmaktan çıkar ve insanın hayatında rahmete dönüşür.
Belki de Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya “Şu sağ elindeki nedir?” diye sordurmasında bize düşen derslerden biri şudur: Önce elindekine bak. Sahip olmadıklarının peşine düşmeden önce sahip olduklarının farkına var. Çünkü insan bazen yeni bir nimet beklerken Allah’ın zaten verdiği nimeti göremiyor; yeni bir kapı ararken elindeki anahtarı fark etmiyor.
Hz. Mûsâ’nın asâsı bize şunu öğretiyor: Elindeki nimeti küçümseme. Farkına var, değerini bil, şükret ve onu hayırlı işlerde kullan. Çünkü belki de senin sıradan gördüğün şey, Allah’ın izniyle hayatındaki büyük bir rahmetin başlangıcıdır.
Yazarın Diğer Yazıları
Nimet ne zaman rahmete dönüşür?
Huzura çıkarken haddini bilmek
Rabbine karşı konuşurken edebini bil
Şans, iman şuurunu zayıflatır
Cahiliye gerçekten bitti mi, yoksa şekil mi değiştirdi?
- Ekleme: 28.09.2026 14:00 Güncelleme: 28.09.2026 14:00
Huzura çıkarken haddini bilmek

“Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı? Hani bir ateş görmüştü de ailesine, ‘Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm…’ demişti.” (Tâhâ 9–10).
Gece karanlık, hava soğuk, yol kaybolmuştu. Hz. Mûsâ (a.s.) bir ateş gördü ve ona doğru yöneldi. Niyeti basitti: Isınmak, bir yön bulmak ve ailesine ateşten bir kor getirmek. Fakat o ateşe doğru yürürken farkında olmadığı bir hakikat vardı: O, sadece bir ateşe değil, Rabbinin huzuruna çağrılıyordu.
“Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ!’” (Tâhâ 11). Ardından ilk hakikat bildirildi: “Şüphe yok ki ben senin Rabbinim…” (Tâhâ 12). Önce tanışma, önce bağ, önce aidiyet… Kul, kimin huzurunda olduğunu bilmeden ibadetin hakikatini kavrayamaz. Bu yüzden vahiy önce kalbi konumlandırır, sonra davranışı inşa eder.
Ardından çok dikkat çekici bir emir gelir: “Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın.” (Tâhâ 12). Buradaki “hemen” ifadesi üzerinde özellikle durmak gerekir. Allah Teâlâ’nın huzuruna çağrılan Hz. Mûsâ’dan, beklemesi değil; derhal hazırlanması istenir. Çünkü huzurun kendine has bir edebi vardır.
Gece, soğuk ve zemin şartları zor olmasına rağmen ayakkabılarını çıkarması istenir. Burada yalnızca bir davranış değil, bir edep öğretilmektedir. Allah Teâlâ adeta şunu öğretir: “Benim huzuruma gelişin bir usulü vardır.”
Bugün de insan Kâbe’ye girerken, tavaf alanına adım atarken ayakkabılarını çıkarır. Camiye girerken ayakkabılarını kapıda bırakır. Bu yalnızca temizlik değildir; aynı zamanda bir hatırlatmadır: Huzura girerken dışımızla birlikte içimizi de arındırmalıyız.
Asıl soru şudur: Biz namaza dururken, camiye girerken kimin huzuruna çıktığımızın ne kadar farkındayız? Kıyafetimiz, duruşumuz, kalbimiz ve düşüncelerimiz gerçekten o huzura yakışır bir hâlde mi?
Hz. Mûsâ’ya çölde, soğukta ve zorluk içinde bile “Hemen ayakkabılarını çıkar” deniliyorsa, bu bize huzurun adabını yeniden düşünmeyi öğretir. Çünkü mesele yalnızca bir emir değil, bir ölçüdür. Huzura çıkmanın bir usulü, bir edebi ve bir haddi vardır.
“Ben seni seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.” (Tâhâ 13). Seçilmek bir ayrıcalık gibi görünse de aslında bir sorumluluktur. Çağrılmak hazırlanmayı, huzura kabul edilmek ise daha fazla dikkat ve saygıyı gerektirir.
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ 14).
İlâhî sıralama dikkat çekicidir: Önce Rab kendini tanıtır, sonra edebi öğretir, ardından ibadete çağırır. Demek ki ibadetle beraber edep de gerekir. Namaza durmak kadar, kimin huzurunda durduğumuzu bilmek de önemlidir.
Hz. Mûsâ (a.s.) ateşe yaklaşmak istedi; fakat o yaklaşma onu sadece ısıtmadı, dönüştürdü. Hakikat şudur: İnsan bazen bir ateşe yaklaştığını zanneder; fakat aslında Rabbinin huzuruna çağrılıyordur. O huzura edebiyle yaklaşan insan, yalnızca yaklaşmaz; arınır, olgunlaşır ve değişir.
- Ekleme: 21.09.2026 16:22 Güncelleme: 22.09.2026 17:58
Rabbine karşı konuşurken edebini bil

“Beni yaratan O’dur. Bana doğru yolu gösteren O’dur. Beni yediren ve içiren O’dur. Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.” (Şuarâ, 26/78-80)
Kur’an bize sadece ne söyleyeceğimizi değil, nasıl konuşacağımızı da öğretiyor. Hz. İbrahim’in (a.s.) bu sözlerinde bunun güzel bir örneğini görüyoruz.
Hz. İbrahim (a.s.) yaratılışını Allah’a bağlıyor: “Beni yaratan O’dur.” Doğru yolu bulmasını Allah’a bağlıyor: “Bana doğru yolu gösteren O’dur.” Rızkını da Allah’tan biliyor: “Beni yediren ve içiren O’dur.” Fakat hastalıktan bahsederken “Beni hasta eden O’dur” demiyor; “Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur” diyor.
Burada önemli olan, hastalığın Allah’ın bilgisi ve takdiri dışında olması değildir. Hastalık da sağlık da Allah’ın bilgisi dâhilindedir. Buradaki asıl mesele, kulun Rabbine karşı konuşurken kullandığı dildir. İnsan sıkıntısını Allah’a anlatabilir. Hastalığını, derdini, yaşadığı problemi Rabbine arz edebilir. Fakat bunu Allah’a karşı bir itiraza dönüştürmemelidir.
Hz. Eyyûb’un (a.s.) duasında da bunu görüyoruz. “Şüphesiz şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu.” diyor. (Sâd, 38/41) Hz. Eyyûb (a.s.) çok ağır bir imtihandan geçiyor. Ama yaşadığı sıkıntıyı Allah’a karşı bir suçlama hâline getirmiyor. Derdini anlatıyor ve Rabbine sığınıyor.
Kehf sûresinde Hz. Hızır’ın (a.s.) kullandığı ifadelerde de dikkat çekici bir dil var. Gemideki kusurdan bahsederken “Ben onu kusurlu yapmak istedim” diyor. Çocuğun durumundan söz ederken “Biz korktuk” diyor. Duvarın yapılmasını anlatırken ise “Rabbin istedi ki…” diyor. (Kehf, 18/79-82)
Burada bize önemli bir ölçü veriliyor: Kusur varsa insan önce kendisine bakmalı, iyilik ve nimet varsa Allah’ı unutmamalı. Bugün bunun tam tersini sıkça yapıyoruz. Bir hata yaptığımızda hemen bir sebep buluyoruz: “Şartlar böyleydi, onlar beni zorladı, başka çarem yoktu.” Ama bir başarı elde ettiğimizde “Ben yaptım, ben başardım” diyoruz.
Oysa müminin bakışı farklı olmalı. Hata yaptığında “Ben burada neyi yanlış yaptım?” diyebilmeli. Bilmediği bir konuda “Ben bunun hikmetini bilmiyorum” diyebilmeli. Bir nimete kavuştuğunda “Bunu bana Allah verdi” diyebilmeli. Bir sıkıntıyla karşılaştığında ise Allah’a karşı isyan etmek yerine O’na sığınabilmeli.
Çünkü insan her olayın hikmetini bilemez. Bazen bugün anlamadığımız bir şeyin neye vesile olduğunu yıllar sonra anlarız. Bazen de bir olayın bütün hikmetini bu dünyada anlayamayız. Bu yüzden bilmediğimiz konularda Allah’ın hikmeti hakkında kesin konuşmamak gerekir.
Asıl mesele de burada ortaya çıkıyor. İnsan sıkıntıda Allah’ı sorgularken, nimette kendisini öne çıkarıyorsa bir yerde yanlış yapıyor demektir. Sıkıntıda “Allah neden böyle yaptı?” derken, başarıda “Ben yaptım” diyorsa kendisini merkeze koyuyor demektir.
Kur’an bize daha dengeli bir dil öğretiyor: Kusurda kendine bak. Bilmediğin yerde haddini bil. Nimette Allah’ı hatırla. Sıkıntıda Allah’a sığın. Bütün bunları belki tek cümleyle şöyle özetleyebiliriz: Kusurda ben, bilmediğim yerde haddim, nimette ise Rabbim.
Çünkü kulluk sadece namazda ve secdede değil, yaşadığımız olayları nasıl yorumladığımızda da ortaya çıkar. Hata yaptığımızda sorumluluk almak, bilmediğimiz yerde susmak, nimeti kendimizden bilmemek ve sıkıntı anında Rabbimize karşı dilimizi korumak da kulluğun bir parçasıdır.
İşte Rabbine karşı konuşurken edep budur: Kendini gerektiği yerde bilmek, Rabbini ise hiçbir yerde unutmamak.

.jpg)


.jpg)








