Hakikate çağıran kendine çağırmamalı
Mustafa ÖZLÜ 2026-10-12T15:46
“Sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere uyun; çünkü onlar hidayete ermiş kullardır.” (Yâsîn, 36/21)
Kur’an’ın bu ayeti, davet ahlâkına dair iki önemli ölçüyü bir arada ortaya koyar: Ücret istememek ve hidayet üzere olmak. Çünkü insanın yalnızca ne söylediği değil, hangi niyetle hareket ettiği ve insanları nereye yönlendirdiği de önemlidir. Davetçinin amacı insanları kendi şahsına bağlamak değil, Allah’ın gösterdiği hakikate ulaştırmak olmalıdır.
Ücret istememek yalnızca maddî karşılık beklememek değildir. Makam, şöhret, alkış, takdir ve insanların sevgisi de insanın gönlünde beklediği bir karşılığa dönüşebilir. İnsan bazen yaptığı hizmetin karşılığında para istemez; fakat emeğinin görülmesini, isminin anılmasını ve takdir edilmeyi bekler. Böylece diliyle karşılık istemediğini söylerken kalbiyle insanlardan bir karşılık bekleyebilir.
Asıl imtihan burada başlar. Allah’ın dini için yapılan bir hizmet, zamanla kişinin kendisini merkeze koyduğu bir çalışmaya dönüşebilir. Başlangıçta Allah rızası için çalışan insan, bir süre sonra “Ben yaptım, benim emeğim, benim çevrem” demeye başlayabilir. Hizmet büyüdükçe isim de büyür; isim büyüdükçe nefis kendisine pay çıkarmaya başlar.
Bu nedenle davetçinin kendisine sorması gereken soru şudur: “Ben insanları Allah’a mı çağırıyorum, yoksa farkında olmadan kendime mi çağırıyorum?” Çünkü davetin amacı bir şahsın çevresinde insanlar toplamak değil, onları Allah’ın rızasına ve hidayet yoluna yönlendirmektir.
Kur’an’da peygamberlerin davetinde bu ölçü tekrar tekrar vurgulanır. Hz. Nûh, Hz. Hûd, Hz. Sâlih, Hz. Lût ve Hz. Şuayb (aleyhimüsselâm) kavimlerine şöyle seslenmişlerdir: “Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir.” (Şuarâ, 26/109, 127, 145, 164, 180)
Peygamberler insanları Allah’a kulluğa ve doğru yola çağırırken kendileri için dünyevî bir çıkar gözetmediler. Onlar insanları kendilerine değil Allah’a yönelttiler. Çünkü Allah’ın dini hiç kimsenin şahsî mülkü değildir.
Bir insan hizmeti kendi mülkü gibi görmeye başladığında başkasının güzel çalışmalarından rahatsız olabilir, başka birinin öne çıkmasını kendisine tehdit sayabilir. Oysa hizmet Allah’ın işi olarak görüldüğünde önemli olan kimin yaptığı değil, hakikatin insanlara ulaşmasıdır. Başkasının eliyle daha güzel bir hizmet yürütülmesine sevinebilmek, ihlâsın önemli göstergelerindendir.
Bugün de insan para istemediği hâlde görünür olmayı, makam istemediği hâlde itibar görmeyi, sürekli takdir edilmeyi arzulayabilir. Bu yüzden kendisine şu soruları sormalıdır: İnsanlar Allah’ı mı daha çok konuşuyor, beni mi? İsmim anılmadığında hizmetim devam ediyor mu? Başkasının başarısına sevinebiliyor muyum? Kimse beni takdir etmese de Allah için çalışabiliyor muyum?
Elbette yapılan hizmet karşılığında meşru bir ücret almak tek başına davetin ruhuna aykırı değildir. Asıl mesele, hizmetin hangi amaçla yapıldığı ve kalbin kime bağlandığıdır. Ücretini Allah’tan bekleyen insan, insanların takdirine mahkûm olmaktan kurtulur.
Davetçinin başarısı, kendisine bağlanan insanların sayısıyla değil, onun vesilesiyle Allah’a yönelen insanların çoğalmasıyla ölçülür. Bu nedenle hakikate çağıran insan, gerektiğinde kendi ismini geri plana çekebilmelidir. Benim adım değil, Allah’ın adı yücelmeli; benim şahsım değil, hakikat görünmeli; benim kazancım değil, Allah’ın rızası hedeflenmeli.
Çünkü hakikate çağıran, kendisini öne çıkardığında değil, kendisini hakikatin önünden çekip insanları Allah’a yönlendirdiğinde gerçek anlamda davetçi olur.

.jpg)

.jpg)








