UTANMAZLAR!


 Ahmet YILDIRIM    2026-10-17T11:43  



Yalanın, İftiranın ve Tarafgirliğin Ekrandaki Hâli
Geçenlerde televizyon kanallarını gezerken her konuda uzman kesilen, birkaç kelimeyi ezberleyip papağan gibi tekrarlayan sözde gazetecilere, yorumculara ve haber sunucularına rastladım. Her zamanki gibi bir araya gelmiş, dünyada ve Türkiye’de yaşanan gelişmeleri büyük bir bilgiçlik taslayarak tartışıyorlardı.
Tartışmanın konusu Yemen ve Suudi Arabistan olunca dikkatimi çekti. Biraz izleyeyim dedim. Ancak izlediklerim karşısında hayret etmemek mümkün değildi.
Sunucu, İran’ın Yemen’deki Ensarullah hareketini neden desteklediğini soruyor, ardından İran’ı savaş isteyen ve bölge için en büyük tehlike olan ülke olarak gösteriyordu. Üstelik bunu yaparken öyle mesnetsiz ve dengesiz ifadeler kullanıyordu ki insan ister istemez şu soruyu soruyor: Siz gerçekten gazeteci misiniz, yoksa belli çevrelerin tezlerini savunmakla mı görevlisiniz?
Tam bu sırada, masada oturan uzun saçlı sözde bir gazeteci, sunucunun sözünü keserek ortaya akıl almaz bir iddia attı:
“Yemen’deki Husiler, israil istihbaratıyla birlikte çalışıyor. israil’in verdiği destek sayesinde bu kadar direnebiliyorlar!”
Düşünebiliyor musunuz? Ortada son derece ağır bir iddia var. Ancak ne bir kaynak gösteriliyor ne bir kanıt sunuluyor ne de iddianın doğruluğu araştırılıyor. Diğer katılımcılar da bu sözlere itiraz etmek yerine, adeta birbirlerini tasdik ederek aynı iddiaya ortak oluyorlar.
İşte asıl mesele burada başlıyor!
Gazetecilik dediğiniz şey, ortaya atılan her iddiayı sorgulamadan tekrarlamak mıdır? Bir insanın mesleki sorumluluğu, önüne gelen her bilgiyi doğru kabul edip milyonlarca insanın önünde dile getirmek midir?
İçlerinden biri çıkıp da “Bu iddianın kaynağı nedir? Elinizde somut bir kanıt var mı? Bunu araştırmadan nasıl kesin bir hüküm verebiliriz?” diyemiyor.
Neden?
Çünkü bazıları için gerçekleri araştırmak değil, kendi siyasi çizgisini ve tarafını savunmak önemlidir. Gerçekler işlerine geldiğinde kıymetlidir; işlerine gelmediğinde ise yalanı ve iftirayı bile görmezden gelebiliyorlar.
Oysa insanın ağzından çıkan her sözün bir sorumluluğu vardır. Hele ki milyonlarca insanın izlediği bir ekranda konuşuyorsanız, bu sorumluluk çok daha büyüktür. İslam ahlakında da bir haberin doğruluğunu araştırmadan onu yaymak ağır bir vebal olarak görülür.
Kur’an-ı Kerim’de Hucurât suresinin 6. ayetinde, bir haber geldiğinde onun doğruluğunun araştırılması emredilir. Çünkü araştırılmadan verilen hükümler, masum insanların haksızlığa uğramasına ve toplumda fitnenin yayılmasına neden olabilir.
Peki, bu sözde uzmanlar hiç mi bunları düşünmüyor?
İnsan biraz utanır! Bir iddia ortaya atarken hiç mi vicdanınız sızlamaz? Hiç mi “Ya söylediğim doğru değilse, ya insanları yanıltıyorsam?” diye düşünmezsiniz?
Gazetecilik, iftirayı gerçekmiş gibi sunmak değil; gerçeğin peşinden gitme mesleğidir.
Peki, Suudi Arabistan'ın Yemen'de ne işi var?
Madem bölgedeki gelişmeleri bu kadar büyük bir titizlikle değerlendiriyorsunuz, o hâlde neden meselenin diğer tarafını da konuşmuyorsunuz?
Neden kimse çıkıp şu soruları sormuyor?
Suudi Arabistan'ın Yemen'deki askerî müdahalesinin gerekçesi nedir? Başka bir ülkenin iç çatışmasına müdahil olmanın siyasi ve insani sonuçları nelerdir? Yemen halkının yaşadığı acılar, yıkım ve istikrarsızlık neden aynı kararlılıkla tartışılmıyor?
İran'ın bölgedeki rolünü sorgulamak gazetecilikse, Suudi Arabistan'ın rolünü sorgulamak neden gazetecilik olmasın?
Bir ülkenin politikalarını eleştirirken diğer ülkenin yaptıklarını görmezden gelmek, gazetecilik değil, çifte standarttır.
Asıl sorun da tam olarak budur: Bazı çevreler, bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken olaylara ilkeli bir yaklaşım sergilemek yerine, ülkeleri dost ve düşman diye ayırıyor. Dost gördüklerinin hatalarını örtüyor, karşı olduklarının ise her adımını suç sayıyorlar.
Bir de ABD meselesi var.
Ortadoğu'daki siyasi dengeler, dış müdahaleler ve bölge ülkelerinin büyük güçlerle ilişkileri ortadayken şu soruyu sormak gerekiyor: ABD'nin bölgedeki siyasi ve askerî etkisi bu kadar belirginken, bölge yöneticilerinin kararlarında ne ölçüde bağımsız hareket edebildiği de sorgulanmamalı mı?
Bu soruların cevaplarını elbette araştırmak ve tartışmak gerekir. Ancak bazı ekranlarda bu konulara aynı cesaretle yaklaşılmadığını görüyoruz.
Ensarullah ile israil arasındaki düşmanlığı görmezden gelmek!
Gelelim Yemen'deki Ensarullah hareketine…
Ensarullah'ın israil'e yönelik saldırıları ve israil'le yaşadığı çatışmalar kamuoyunun önündedir. Böyle bir tablo ortadayken, hiçbir somut kanıt göstermeden bu hareketin israil istihbaratıyla birlikte çalıştığını ileri sürmek, sıradan bir yorum değildir. Bu, açıklama ve kanıt gerektiren son derece ciddi bir iddiadır.
Elbette hiçbir siyasi veya silahlı hareket eleştiriden muaf değildir. Ensarullah'ın politikaları da eylemleri de sorgulanabilir. Ancak eleştirmek başka, kanıtsız suçlamalarla kamuoyunu yanıltmak başkadır.
Bir iddianın televizyon ekranında dile getirilmesi, onu gerçeğe dönüştürmez. Birkaç kişinin aynı yalanı tekrarlaması da o yalanı hakikat yapmaz.
Eğer amacınız halkı doğru bilgilendirmekse, öncelikle iddiaların doğruluğunu araştırmak zorundasınız. Eğer amacınız barışa, kardeşliğe ve toplumsal huzura katkı sunmaksa, kullandığınız dile ve başvurduğunuz yöntemlere dikkat etmelisiniz.
Yok, eğer amacınız belli bir tarafın propagandasını yapmaksa, o zaman gazetecilik kisvesi altında insanları yanıltmaya hakkınız yoktur.
Bir kez olsun kendinizi sorgulayın!
Buradan o ekranlarda ahkâm kesenlere sesleniyorum:
Bir daha oturup konuşmadan önce, savunduğunuz fikirleri ve durduğunuz yeri gözden geçirin. İnandığınızı söylediğiniz değerlerle yaptıklarınız arasında bir çelişki olup olmadığını sorgulayın.
Çünkü insan bazen karşısındakini suçlarken kendi vicdanını susturduğunun farkına bile varmaz.
Irkçılık, mezhepçilik, körü körüne tarafgirlik ve siyasi taassup, toplumları birbirine düşüren en tehlikeli hastalıklardandır. İnsanları kimliklerine, mezheplerine veya siyasi tercihlerine göre düşmanlaştırmak, gerçekleri çarpıtmak ve iftirayı bir silah olarak kullanmak, eninde sonunda topluma zarar verir.
Unutmayalım: Bugün bir başkasına yöneltilen haksız suçlama, yarın hiç beklemediğimiz bir şekilde bize de yöneltilebilir. Hakikatin yerine tarafgirliği, adaletin yerine kini, vicdanın yerine çıkarı koyarsak hep birlikte kaybederiz.
Son sözüm şudur: Gazeteciyseniz gerçeği araştırın, yorumcuysanız iddianızı kanıtla destekleyin, insan olduğunuzu söylüyorsanız vicdanınızın sesini dinleyin!
Ekranlarda birkaç saat konuşmakla hakikat savunucusu olunmaz. Gerçek gazetecilik, herkesin alkışladığı sözleri tekrarlamak değil, gerektiğinde kendi tarafının yanlışına da karşı çıkabilmektir.
Aksi hâlde geriye gazetecilik değil, propaganda; fikir değil, taassup; hakikat değil, yalan kalır.
Allah bizleri yalandan, iftiradan, ırkçılıktan ve mezhepçilikten korusun. Toplumları birbirine düşürenlerin değil, hakikatin, adaletin ve kardeşliğin yanında duranlardan eylesin. Allah’a emanet olunuz.